Benim radyo günlerim '93 yazında başlar. Bu tarih sadece Türk popunun patlama yaptığı döneme değil, aynı zamanda özel radyolara uygulanan yasağın kalktığı tarihe tekabül ediyor. Hani milletçe arabalarımızın antenlerine siyah kurdele bağlayarak ve "radyomu istiyorum" diyerek protesto ettiğimiz zamanların hemen sonrasından bahsediyorum. Ve bütün bunları hatırlayabildiğim için kendimi çok yaşlı hissediyorum. İşte hafızanın bir başka arızası: eski anıları yenilerin aksine tüm detaylarıyla saklayabilmek.
O dönemler hem televizyonda dönecek yeterince klip olmadığı için hem de radyolar bir ergen kızın rüyalarını süsleyecek tok sesli DJ'lerle dolu olduğu için, radyo hâlâ televizyona üstün gelen bir eğlence aracıydı. Her birimizin hastası olduğu, programını asla kaçırmadığı, hatta tüm yayınını kaydettiği bir DJ vardı. Malûm canlı yayına katılabilmek umuduyla tüm program telefon başında geçirildiği için kaçırılan bölümler kasetten takip edilirdi. Hepimiz radyolarının daha iyi çekmesini sağlayacak mühendislik bilgisi ve acil durum anında yapılacak istek şarkı repertuarıyla donanmıştık.
Radyo sevdam azıcık körelmeye başladığı zamanlarda duymuştum onların adını ilk kez. Muhtemelen çılgın kaset arşivime güvenmiş, DJ'lerin gereksiz muhabbetlerini kesip daha çok müzik dinlemeyi tercih etmiştim. O yüzden lisede sınıftaki erkeklerin "çook yalnızım!" geyikleriyle eğlenip Kent Fm'de Kaybedenler Kulübü'nü dinleme önerisini kulak ardı etmiştim. Kim derdi ki, bundan 12 yıl sonra adamların filmini izleyip o dönemin bir parçası olamadığım için böylesi bir pişmanlık duyacağım...
Aslında filmi izleyeli epey oluyor. O yüzden pek çok şeyi hatırlayamayabilirim. Ama en net hatırladığım şey, adamların o dönemde böylesi bir program yapabiliyor olmalarına hayranlık duymamdı. İçerikten, sohbetten söz etmiyorum. Elimizin altında internet, sosyal medya ve her türlü teknolojinin olduğu bu dönemde hiçbirimizin sahip olamadığı böylesi bir konuşma özgürlüğüne gıpta ediyorum. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk bugün bu programı tekrar yapmak istese bu de mümkün olamazdı. İşte sırf bunun için bile olsa bu hikâye beni kendine hayran bıraktı.
Orijinal kayıtların çok azını henüz dinlemiş biri olarak, o zaman dinleyicilerin ilgisini çeken esas şeyin Kaan ve Mete'nin sohbetlerinin içeriğinden çok samimiyetine dayandığını inanıyorum. İkilinin kimse dinlemiyormuşçasına, adeta evlerinde dönen muhabbetleri, dinleyicide duymaması gereken bir şeylere tanıklık etmenin hazzını yaşatmış olabilir. Yoksa dakikalarca susan, konuştuklarında da ne dedikleri anlaşılmayan bir ikilinin yayını, hem de gecenin bir yarısında, nasıl böyle ilk sıralara yükselebilir ki? Ne yazık ki elimizde bu durumu yasak olanın cazibesinden fazla bir şeyle açıklayacak veri yok.
Kaybedenler Kulübü'nü daha gösterime girdiği ilk hafta keyifle izlemiş olmama rağmen, bu yazıyı şimdi yazıyor olmamın sebebine gelecek olursak; sizlere memleketimiz vizyonlarında çok daha az sansasyon yaratan, benim de henüz keşfettiğim bir filmden bahsetmem gerekir. 2009 yapımı The Boat That Rocked ya da bir diğer adıyla Pirate Radio, 1966 İngiltere'sinde haftada sadece iki saatlik rock'n roll müzik yayını yapan BBC'ye inat, açık denizden 24 saat rock'n roll yayını yapan Radio Rock gemisinde geçiyor.
O dönemde İngiliz yasalarındaki boşluklardan doğan korsan radyo yayını çok popülermiş. Korsandan kasıt, sadece izinsiz yayın değil; açık denizlerde demirlemiş gemilerden ya da limanlardan yapılan offshore tabir edilen yayınlar da söz konusuymuş. Filme konu olan Radio Rock, her ne kadar hayal ürünü olsa da, hikâyesinin dönemin popüler radyosu Radio Caroline'a dayandığı söyleniyor.
Radio Rock'ta yayın yapan DJ'ler de yine dönemin popüler DJ'lerinin birer sentezi olmuşlar. Hepsi birbirinden acayip erkek DJ'ler ve bir lezbiyen aşçı, radyonun tayfasını oluşturuyor. Film ise bu tuhaf tayfanın birbirleriyle, müzikle, alkol ve uyuşturucuyla, zaman zaman gemiyi ziyaret eden hatunlarla ve pek tabii ki kendilerini ortadan kaldırmaya çalışan hükümetle ilişkileri üzerine bir görsel şölen.
O dönem Radio Rock gibi bir çok radyo tayfası insanlara dinlemek istedikleri müziği ulaştırabilmek için kelimenin tam anlamıyla hayatlarını tehlikeye atmışlar. Hatta filme ilhâm veren Radio Caroline'ın gemisi Mi Amigo 1979'da batarken televizyonlar bunu Britanya radyoculuğunda bir çağın kapanışı olarak duyurmuş. Böylece illegal yayın yapan bir radyo istasyonu müzik tarihine yön vermiş.
Filmde Philip Seymour Hoffman'ın canlandırdığı DJ, The Count şöyle diyor bu dönem için: "You know, a few months ago, I made a terrible mistake. I realized something, and instead of crushing the thought the moment it came I... I let it hang on, and now I know it to be true. And I'm afraid it's stuck in my head forever. These are the best days of our lives. It's a terrible thing to know, but I know it." Kaybedenler de öykünüyor tabii, "bu da bizim '68imizdir belki" diyerek. '68 gerçekten böyle bir şey mi? Yoksa '90larda '68e en yakın olabilecek şey bu mu?
Kaybedenler Kulübü ve The Boat That Rocked'ı film olarak kıyaslamak değil niyetim. İkisi de kendi dönemlerinin el verdiğince keyifli birer seyirlik arz ediyor. Zaten İngiliz yapım başrole müziği koyarak ve bizim kulübün aksine tamamen hayal ürünü bir hikâye yaratarak haksız rekabetin dibine vuruyor. Ama gönül istiyor ki, bizim radyoculukta devrim niteliğindeki hikâyemiz -gâvurunkinden 30 sene sonra cereyan ettiği yetmiyormuş gibi- iki adamın radyoda amaçsızca ağzına geleni söyleyebilmesinden ibaret olmasaydı.
Belki de gerçek Kaybedenler Kulübü böyle değildir. Dedim ya, zamanında bir kez olsun dinlemişliğim yok. Ama bu film sayesinde gelecek nesiller bu adamları sola yakın duran ve lâkin seksten başka hiçbir şeyden söz etmeyen adamlar olarak tanıyacaklar. İşte iki radyo devriminin farkı... '90'larda devrim ancak bu kadar olsa gerek!



2 comments:
Kaybedenler Kulübü'nün görsel efektleriyle alakalı bir şey yazmamış olman, beni çok kırdı :p
görsel efektmen'inin hastasıyım. hele bir tanesi var ki =)
Post a Comment