Cumartesi, Ağustos 30, 2008

...

Eczanemizin bulunduğu apartmanda komşularımızdan birinin kızı Neşe Abla, küçükken görür görmez yanına koşup öptüğüm, kendimce muhabbet ettiğim, o çok sevilen çocukluk dönemi ablalarındandı. Zaman geçti ,Neşe Abla evlendi, anne oldu. Üstelik tıpkı benim çocukluğuma benzeyen biricik de bir kızı oldu.

Bugün ailecek bir trafik kazası geçirdiklerinin haberini aldım. Memleketleri Sinop'tan İstanbul'a gelirlerken bir kamyonun altına girmişler. Anne-kız oracıkta can vermiş. Baba da yoğun bakımdaymış.

Boş yere hislerimi anlatmaya çabalamayacağım. Lâkin şöyle bir şey var. Neşe Abla kızı olduğundan beri beni gördükçe hep aynı soruyu sorardı: "Ne kadar da büyüdün! Benim kızım ne zaman böyle büyüyecek acaba?" Daha birkaç hafta önce karşılaştığımızda da aynen böyle demişti: "Benim kız da bu kadar büyüyecek de göreceğim öyle mi?" Artık bu sorunun cevabını biliyoruz Neşe Abla; maalesef kızının büyüdüğünü gerçekten göremeyeceksin. Ama daha kötüsü kızın büyüyemeyecek de...

Cuma, Ağustos 29, 2008

Ege Çubukçu ve Parmak Arası Terlik İkilemi

Ayvalık maceralarımıza bir de gece hayatı gözlüğümüzle bakalım. Hadi bu kadar zaman kalıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, bari bir de şuraların gece hayatını görelim, her gece 12 olmadan tıs tıs pansiyona dönme rutinimizden şaşalım dedik. Biraz da boğazımızdan şaraptan başka bir içki geçsin istedik. Başladık afişleri okuyup kendimize eğlence aramaya.

Bir de ne görelim Ege Çubukçu, Sarmısaklı'da Gossip'e gelmiyor muymuş? Gossip de ne ola diyebilirsiniz. Yarın öbür gün orda burda şu Gozi'nin okurlarının da dünyadan haberi yok densin istemem. Sarmısaklı'nın en janjanlı kulüplerinden biri Gossip, hatta belki de Ayvalık bölgesinin. Sayfiye yerlerinin sefaletinden faydalanıp kendilerini birer Laila birer Sortie ilân eden mekânlar vardır ya hani, işte onlardan biri.

Neyse efendim Ege Çubukçu'nun da hastası olduğumuzdan değil ama baktık en eğlenilebilecek görünümlü insan kendisi. Hazır gelmişken üstüne bir de ünlü görmüş oluruz. Kendisi hakkında "aslında böyle uzun görünüyo ama yakından bücürün teki" minvalli ileri geri konuşuruz diye heves ettik.


Giydik sevdicekle birer örnek kapri şortlarımızı, altına da parmak arası terlikler ooh püfür püfür gidiyoruz. Kapıdaki görevli amcalara sorduk: Konser başladı mı? Başlamadı. Ne zaman başlar? 1-2 saati daha var. Ooh süper! Giriş ne kadar? Şu kadar (rakamlar hayatta aklımda kalmaz)... Eeh peki madem, girelim. Ama bir sorun var! Acaba nedir nedir? Şortunuz ve parmak arası terlikleriniz... Buraya bu şekilde giremezsiniz! Haydaaa! Ama içerdeki adam Ege Çubukçu. Kendisi smokinle mi sahne alacakmış acaba? Maalesef bizim uygulamamız böyle. Eviniz yakınsa üstünüzü değiştirip gelebilirsiniz. Yok kardeş. Sen bilmezsin, bu Cengiz Abazoğlu hangi işini zamanında yetiştidi ki? Yoksa cirlop gibi tuvaletle fink atacağdık kırmızı halınızda...

Tabii dönüşte sevdiceğin yüzünden düşen bin parçadır. Bi eğlenmeye gidelim dedik, onu da beceremedik. Olsun kuzu. Ben de o girişteki kızlar gibi kıçımın tepesinde şortla girseydim çok mu eğlenecektin? Yok leen! Zaten sen o kadar topuklu giysen boyun benim boyumu geçerdi. İyice sinir olurdum. Tabii canım. Hem ben parmak arası terliklerimi seviyorum. Ben de ben de. Şarap alsak mı dönüşte? Kuzu?? Len yine uyumuş!

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Ayna gibi karşılıklı çoğalıp giden...

Size hiç oldu mu bilmem, bana çok olur: Çok sevdiğiniz bir şarkı vardır meselâ. En sevdiğiniz arkadaşlarınızla beraberken, böyle sazlı sözlü bir ortamda hani -dost meclisi de denir- hep bir ağızdan bağıra çağıra söyleyelim istersiniz. Ama o dost meclisi bir türlü toplanamaz. Toplansa da sizin o bayıldığınız şarkıyı ortamdaki bir Allah'ın kulu bilmez. Öyle apışır kalırsınız ortada.

İşte hayatı çokça buna benzetiyorum. Muazzam bir asenkronizasyon silsilesi... Katiyen doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla olamama durumu... Kendinle başkaları arasında birinden birini mutlu etmeye çalışırken, her seferinde itinayla yanlış kişiyi seçme tekerrürü... Doğru olanı yaptığımı düşündüğüm bir zaman oldu mu bilmiyorum. Olsa da bundan emin olmak nasıl mümkün olabilir ki?

Hayat her yaşantıma birer izlenme oranı verseydi, muhtemelen çoktan yayından kaldırılmıştım. Ama en azından bana bir işaret göndersin istiyorum. Hani şöyle arada bir göz kırpsın, baş parmağını kaldırıp "Doğru yoldasın bebek!" desin, sırtımı sıvazlasın ne bileyim. Kendimle gurur duyayım ya da bir dahakine böyle yapmamalı deyip ders alayım.

Hayat bana bir şeyler öğretiyorsan çık adam gibi karnemi de ver elime. Ya da güzel not tutan birini söyle fotokopi çektireyim. Yoksa at beni dersten, üstüne bir de yok yaz. Gözüm görmesin seni!

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

Adatepe Zeytin Müzesi Tuvaletleri

Tatildeyken Adatepe Zeytin Müzesi'ni de gezme fırsatımız oldu. Zeytin, zeytinyağı ve zeytinyağlı sabunların yapılışı ile ilgili en eski zamanlardan günümüze tüm alet edevatı görebileceğiniz bir mekân. Yanında bir de butik mağazaları var. Tüm hediyelik eşyalar Adatepe'nin meşhur kızı Refika'nın resimleriyle süslenmiş. Refika gerçekten bu resimdeki gibiyse hakikaten çok güzelmiş. Kendisinin acıklı bir de hikâyesi var tabii ki. Belki ilerde anlatırım ama çok da ilginç olduğunu iddia edemem.



Ama benim burda asıl nazarımı celbeden müzenin tuvalet işaretleri oldu ki, bunları da size daha önce bahsetmiş olduğum
Toilet Signs bloguna gönderdim. Onlar da ilginç bulmuş olsalar gerek ki "Nice point of view" demişler. Buyrun size otobüsü kaçırmamak için alelacele çekilmiş tuvalet kapısı önü fotoğrafları =)

tamburada

Pazar, Ağustos 03, 2008

Ayvalık Günlükleri

Artık bir yerden başlamam gerekiyordu öyle değil mi? Tabii ki tatilim 3 hafta sürmedi ama döndüğümden beri müthiş bir iş koşturmacası ve eve dönüşte bir o kadar müthiş bir rehavet arasında yoğrularak geçirdim geçtiğimiz iki haftayı. Miskinliğimi hatırladım anlayacağınız mirim. Oysa ki tatil dönüşü hemencik bir şeyler yazıktırmaya başlamış, uykuya yenik düşüp yarıda bırakmıştım. Tam olarak şöyle diyordum:

Bir başlıkta her şeyi anlatmak imkânsız tabii ki ama şimdilik Ayvalık'tan aklımda kalanları anlatmaya çalışacağım size. Sorasında küçük küçük notlarla Ayvalık'ta tatil ipuçlarını da paylaşacağım.

Aslına bakarsanız daha önce pekçok defa o bölgeyi görmüş olduğum için oldukça tecrübeli sayılırdım ama ilk defa Ayvalık'ta bir otelde konakladım ve yine ilk defa baştan sona kendi tatilimi planlama fırsatı buldum. Çünkü bundan önce hep tanıdık ziyaretlerinde ve onlara bağlı olarak gezmek durumunda kalmıştım bu diyar-ı şahaneyi.

Otobüsle yaklaşık 8 saatlik bir yolculuk yeterli oluyor Ayvalık'a varmak için. Biz hem gidiş hem de dönüş yolunda gözümüzü açmamacasına uyumayı başardık. Bu vesileyle dinlenme tesislerinde iki adımlık olsun yürümenin ehemmiyetini kavramış olduk. Çünkü vardığımızda belden aşağımız öyle bir şişmişti ki, yürürken dizimizi ancak belli bir açıya kadar kırabiliyorduk.

İlk günümüz bir saat kadar uzanmaca ve sonrasında Halk Plajı'nda (Ayvalık'ı Cunda'ya bağlayan yol üzerindeki plaj) çimmece ile geçti. Akşamında yine Cunda'da süper bir balık sofrası yaptık. Balıktan anlamayan insanlar olduğumuzu göz önünde bulundurursak, daha ziyade meze sofrası demeli. Bu arada Ayvalık'ın meşhur "papalina"sını yiyemedik. Zira av yasağı varmış. Ama levrek, ahtapot, kalamar, patlıcan ezmesi ve salatadan oluşan soframız da leziz ötesiydi. Bu arada saat 1'e kadar Ayvalık-Cunda arası karşılıklı hem dolmuş (1,5 ytl) hem de tekne (2 ytl) seferleri var, haberiniz olsun.

İkinci gün bir bisiklet turu yaptık ki, o apayrı bir hikâyeydi. Pansiyonumuzdan kiraladığımız ömürleri dolmak üzere olan bisikletlerimizle nereye gitmeli diye sorduğumuzda, bize ya Sarmısaklı ya da Cunda dediler. Biz de dün zaten Cunda'yı gördük, hem dolmuş sudan ucuz, ver elini Sarmısaklı dedik. Bu güzergâhları bize öneren abimiz "Sarmısaklı'ya giderken Şeytan Sofrası'na da uğrayabilirsiniz" deyince, benim aklımda gayet dağlık tepelik bir arazi olan Şeytan Sofrası birden deniz seviyesine yakın bir yerlere indi. 5 dakkada uğrayıp gezmelik bir mekân oldu çıktı.




Heyhat hafızam beni yanıltmamıştı blogger. Ama Şeytan Sofrası'ndan önce, Sarmısaklı'ya 3km kala lastiğimizin patlamasıyla ilgili bir anımızı anlatmak isterim. Evet doğru okudunuz, yolun ortasında güneşin alnında patlak lastiğimizle kala kalmuştık. Bisikletleri ellerimizle itmek suretiyle Sarmısaklı'nın bir ucundaki bisikletçiyi bulduk. Kendisi bir bayandı. Ustamız olan Gazetecilik mezunu 35-40 yaşlarındaki hanımefendinin gönül verdiği meslek bisikletçilikti. Bütün bunları böyle anlatınca uydurmasyon rüyalar anlatan ilkokul veletleri gibi hissettim kendimi ama vallahi hepsi gerçek.

Hatta sevdiceğimin dönüşte "Ben karpuz alıcam. Güneşin altında pedal çeviriyoruz, su kaybediyoruz. Karpuz iyidir." şeklindeki veciz sözü üzerine gidip piknikte oynadığımız lastik toplar kıvamında, en dandiğiden bir karpuz alıp, karpuzu Şeytan Sofrası'na kadar taşıdığı da gerçektir. Bisikletlerimizi ve kendimizi zar zor ite ite çıkardığımız Şeytan Sofrası'nda elimizde karpuzumuzla boy boy fotoğraf çekindikten sonra, sevdiceğin "Len ben burası ıssız olur sandımdı. Burda yenmez ki bu meret. Aşağıya inince bir yerde kırar yeriz artık" demesi de gerçekti. Issız mekânlarda sevdiceğiyle karpuz yeme fantazisi olan bir sevdiceğe belki inanmak istemezsiniz ama inanın o da gerçekti =)

Hava kararmadan pansiyona dönmemiz lâzım diye o tepeden aşağıya fıldır fıldır kayarken engebeli araziden selenin üstünde afedersiniz pişik olup 3 gün boyunca sızım sızım sızlayan afedersiniz popom var bir de. O apayrı bir hikâyenin konusu. Yaklaşık 45 km'lik bir yolculuğun sonunda anladım ki, ben 20'li yaşlarım itibariyle bacak kaslarımı kaybetmişim. Ve fakat o zamanlar bünyemde zerresi görülmeyen bir çeşit cahil cesareti -aşk da denilir- bu zamanlar tüm hücrelerimi ziyadesiyle esir almış...

Devamını bir başka zamana saklıyorum sevgili blog dostları. Ama satırlarıma burda son verirken Şeytan Sofrası'nda kenarda duran Kızılderili mankenin yanında fotoğraf çektirmeyi düşünenlere bir öğüt vermek isterim. Lütfen fotoğraf çekinirken o Kızılderili amcanın etekliğini hafiften kaldırın. Etrafta sizden sonra fotoğraf çekinmek üzere sırasını bekleyen bilimum çoluk çocuğun kahkahaları ve onların bilimum ebeveynlerinin yüz kızarıklığı tatil dönüşü bakıp bakıp en çok eğlendiğiniz anılarınızdan biri olabilir.

Cumartesi, Temmuz 26, 2008

Yıllık İznin Bir Bölümü

Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullanacağından yazılarına ara vermiştir.

Ne yazıyorsun da bir de üstüne ara veriyorsun dediğinizi duyar gibiyim. Çok ayıp! Çok yoğun ve stresli bir 15 gün geçirmiş olabilirim. Bu süreçte sevgili okurlarımı ihmâl etmiş de olabilirim. Ama bu her köşe yazarı gibi böyle afili bir başlığı hak etmediğim anlamına gelmez, öyle değil mi?

Şirketimi en çok sevme nedenlerimden biri de çalıştığım her ay için 1,5 gün izin hak etmem. Yani şimdiden 6 günüm cepte. Bense bu iznin 5 gününü Ayvalık'ta şirin mi şirin bir pansiyonda geçirmek, bisiklet kiralayıp Cunda'yı turlamak, bol bol balık-şarap-höşmerim tatmak ve mutlaka Midilli'ye uğramak üzere değerlendirmeye niyetlendim. Yıllık iznin bir bölümünden kastettiğimin ne olduğunu da anlayasınız istedim: 18'in 5'i =)

Bu vesile ile size süper light bir tatil yazısı yazmak istiyorum. Sanki bu zamana kadar burda çok derin felsefî yorumlara yer vermişçesine... Tatilden önce mutlaka ve mutlaka yanıma alacaklarım listesini buraya da böylece iliştirmek istiyorum:

  • 50+ güneş kremimiz
  • N'olur n'olmaz yanarsak diye güneş sonrası yatıştırıcı kremimiz
  • Bacakları güneşten korumak için plaj pantolonumuz
  • Serin havalar için sweatshirtümüz
  • Sivrisinek ve keneye karşı koruyan spreyimiz
  • Sivrisinek makina ve tabletlerimiz
  • Fotoğraf makinamız
  • Alice's Adventures in Wonderland kitabımız
  • Parmak arası terliklerimiz
  • Plaj elbiselerimiz
  • Saçlarımızı güneşten korumak için her nevi bandana, tülbent vs.
  • Bir çift spor ayakkabımız
  • Türlü türlü resimlerine bakmalık dergilerimiz
  • Hem müziğimizi hem filmlerimizi hem de internetimizi sağlayacak laptopımız
  • Ama hepsinden önemlisi en sevdiğimiz tatil arkadaşımız, sevdiceğimiz =)

Bana iyi yolculuklar. Döndüğümde hepinizi olduğunuz yerde görmek istiyorum. Ben yokken hiçbir şeycikler değişmesin. Tatil sonrası iş stresi yetmiyormuş gibi, bir de gündem takip etme stresi ile uğraşmak istemiyorum. Beni özleyin anacııım =)

Pazar, Temmuz 06, 2008

Yarabbi Şükür!

Hepimizin yaptığı işten, gittiği okuldan nefret ettiği zamanlar olmuştur, olacaktır. Ama zaman zaman kafama takılan öyle meslekler var ki, bu mesleklere sahip olan insanların çok daha çileli bir hayatı olduğuna inanıyorum. Bu nedenle de işbu yazıyı aşağıdaki iş kollarında hayat mücadelesi veren emekçilerimize adıyorum:

  • Allah korusun hayatınızı bağıra çağıra magazin programları seslendirek de kazanıyor olabilirdiniz mesela. Ekrana yansıyan iğrenç metin karakterleri ile senkronize olarak hönkürmek olabilirdi işiniz.

  • Ya da o magazin programlarına, o iğrenç karakterlerdeki altyazıları, şarkı sözlerini, "BOMBA! AZ SONRA! ŞOK! ŞOK! ŞOK!" şeklinde bilimum ünlem cümlelerini yazmak zorunda olan o adam olabilirdiniz.

  • Görevi sabahtan akşama kadar alışveriş merkezini ziyaret edenlerin üstüne parfüm püskürtmek olan o hostes kızlardan biri olabilirdiniz.

  • Gece gündüz demeden herhangi bir banka şubesinin güvenliğini sağlamakla görevli bekçilerden olabilirdiniz. Bir insanın işinin sadece "beklemek" olması kadar acıklı bir şey daha olabilir mi şu hayatta?

  • Son olarak -bu nerden aklıma geldi ben de bilmiyorum ama- kadın iç çamaşırlarının muhtelif yerlerine, satın alınır alınmaz sökülecek o fiyonk, gül, papatya motiflerini işleyen insan olmak gerçekten çok zor olmalı diye düşünüyorum.
İşte siz bu yukarıdaki bu insanlardan biriyseniz, gerçekten Allah kolaylık versin. Söyleyecek başka bir söz yok çünkü. Değilseniz lütfen azıcık olsun sızlanmayı bırakın. Size kâbus gibi görünen o işe girebilmek için aylardır bilimum İnsan Kaynakları sitesini aşındıran ve bir o kadar sevimsiz İnsan Kaynakları Uzmanı (!) ile görüşmeye maruz kalan insan var. Böyle kriz anlarında bu yazıyı hatırlayın ve oturup şükredin.

Pazartesi, Haziran 30, 2008

Travis hung me out by my heart!

Tabii ki en bi sevdiğim grup oldukları için, tabii ki aynı anda hem hüzünlü hem huzurlu şarkılar besteleyebildikleri için ve tabii ki Fran'in müthiş sesi için... Ama bu konserden sonra hepsinden çok samimiyetleri için, şov için değil keyif alarak müzik yapmak için sahneye çıktıkları için, Ode to J. Smith'in 4 şarkısının (Something Anything, J. Smith, Long Way Down, Song to Self) prömiyerini İstanbul'a sakladıkları için, 10 yıl beklememiz gerekse de yürüye yürüye yolları aşındırıp sonunda memleketimize vardıkları için... Bütün bu sebeplerle Travis artık benim için daha önce hiç olmadığı kadar özel.

flowers in the window by champersnova

Sahnenin önünde yüzlerce insan geri dönmeleri için yırtınıp bağrınmıyormuşçasına, çocuk korosu edasıyla kolkola sahneye çıkıp Fran'in elindeki tek gitarla "Flowers in the Window" söyleyen bu adamlara tekrar tekrar hayran kaldım. Ve fark ettim ki, Travis'in tamamını, yaptıkları tüm işlerle anlatabilecek bir tek kelime varsa, o da "naif"tir. Rockstarmış gibi yapmadan sadece rock yapabilen (bkz. All I Wanna Do Is Rock), şarkı sözleriyle her hücreme hem mutluluk hem de efkâr zerkeden, hayatımda gördüğüm en iyi konser kitlesini sahne önüne toplamayı bu topluluğun yeryüzünde kalan çok az saflıktan biri olduğunu kanaat getirdim. Hatta kutsadım bile burdan kendilerini =)

"welcome in, welcome in,
shame about the weather
welcome in, welcome in,
you will come
it's a sin, it's a sin,
where birds of a feather, are welcome to, land on you...

ya ya ya ya ya ya
you've got my eyes
we can see, what you'll be, you can't disguise
and either way, i will pray, you will be wise
pretty soon you will see the tears in my eyes..."

Çarşamba, Haziran 25, 2008

Ailemizin Kapsama Alanı

Anneannem bir iki sene kadar önce, eltisine heves edip, cep telefonu almayı kafaya koymuştu. Sürekli torunlarının telefonlarını kurcalayıp, aramayı, mesaj atmayı öğrenmeye çalışıyordu. Belki çok ayıplayacaksınız ama biz de o dönemler, 70 küsür yaşındaki bu kadında birden bire peyda olan bu ilgiyi bayağı bir kafaya almıştık. Nitekim kendisi o zamanlar hasta olan rahmetli büyükanneannemle o kadar meşguldu ki, evden dışarı kafasını dahi uzatamıyordu.

Hâl böyle olunca, biz de kısaca "Ne işin var senin cep telefonuyla?" dedik. O da "Ne var yani?" dedi, "Benim Verda Yengenizden ne eksiğim var? Çarşıya pazara gidiyorum, bir şey olur Allah korusun. Nasıl ulaşacaksınız bana?". "Dert etme" dedik, "Nasıl olsa en fazla yarım saat sonra evde olursun. Gittiğin yer şurdan şurası.". O gün çok ses etmese de, belli ki anneannem bu şekilde çağdışı olarak etiketlenmeye çok gücenmişti. "Aman" dedi, "zaten siz beni hiç beğenmezsiniz ki..."

Bu konu böylece kapandı gitti. Taa ki geçtiğimiz hafta yazlık dönüşü anneannemi ziyaret etmek üzere kapısını çalıp da kendisini evde bulamayışımıza kadar. Ve tabii ki de, belki elektrikler kesiktir, zil çalmıyordur deyip ev telefonunu çaldırmaktan başka çare bulamayışımıza kadar. O zaman anladık ki, artık yalnız yaşayan -büyükanneannemin vefatından sonra dahi evinden ayrılmayı hiçbir zaman aklından bile geçirmemiştir- bir kadın olan anneanneciğimiz, canı sıkıldığında arkadaşlarına, komşularına çıkabilir, çarşı pazarı başka başka semtlerde de gezebilir. Eee, biz de kendisine ulaşacak bir mobil telefon olmadığı sürece böyle kapılarda kalırız.

Gerçi bir komşu kapısı çalıp, bir de üstüne teyzemi aramayı akıl edince, yine 5 dakika içinde yerini tespit ettik anneannemin. Ne de olsa çok fazla uzaklaşmış olamazdı. Ama yine de kendisini inceden kırdığımız o günü de anmadan edemedik annemle. Babama da anlattık, bak kadıncağız bize böyle böyle demişti de biz dalga geçmiştik diye. Babam biraz da cep telefonunu değiştirme ihtiyacının etkisiyle, hemen ilgilendi konuyla. "Nasıl dalga geçersiniz siz benim kayınvalidemle?" dedi, "Kalkın hemen bana yeni telefon almaya gidiyoruz, benim eskisini de annene vereceğiz". Uyanık baba anında kendisine çift hatlı bir Samsung ve anneanneme de bir Avea hat alarak, fi tarihinden kalma Nokia 3310'undan kurtulmuş oldu bu sayede.


Biz de anneannemin hattı açılır açılmaz birer birer numaralarımızı kaydettik cebine. Kuzen nasıl kullanacağını öğretti. Dayı üşenmeyip taa Rizelerden bakalım telefonuna alışabilmiş mi diye çaldırıp çaldırıp anneannemin cevap verme hızını tespite kalkıştı. Ailecek üstümüze düşen bütün vazifelerimizi yerine getirmiş olmanın verdiği iç huzuruyla evlerimize döndük.

Bugünse ben anneannemi aramak için telefonumu elime aldığımda acıyla fark ettim ki, kadıncağızın numarasını cebime kaydetmemişim bile. Yani 5 dakikalık konuşukluğun ardından çatır çatır telefonuma kaydettiğim onca gereksiz insanın numarasının yanına, dünyanın bir numaralı süper anneannesini eklemeyi akıl edememişim.

Ne düşündüm biliyor musun blog? Yaşlanmak biraz da oyun dışı bırakılmak gibi bir yerde. Sen ne kadar şu modayı da takip edeyim, şu teknolojiyi de kavrayayım desen de 50 yaş üstündeysen böyle yeni yetme gençlik tarafından hor görülüyorsun işte. Bir yandan hâlâ mesaj gönderemeyen anneyi kınarken, diğer yandan cep telefonu kullanmaya heves eden anneanne ile dalga geçebiliyorsun. Üstelik bu muameleyi gören anne bile aynı tepkiyi verebiliyor kendi annesine karşı.

Bu yüzden yaşlanmanın asıl ürkütücü tarafının, bütün o fizyolojik değişikliklerden ziyade, akıp giden bu hayatın, zamanın dışına atılmak olduğuna karar verdim. "Sen bilmezsin", "Sen anlamazsın, "Boşver ben sana sonra anlatırım"larla ertelendikçe ertelenen bir yaşam gerçekten çok ağır olmalı. Yedek kulübesinde maça dahil edilmeyi bekleyen bir oyuncu gibi (azıcık maç izledim ya hemen nasıl hâkim oldum futbol terimlerine).

Özür dilerim anneannem. Hiç yaşlanmayacakmışım sanıp, sana da ezelden beri yaşlıymışsın gibi davrandığım için... Seni sadece canım çektikçe leziz börek, domatesli pilav ve imambayıldılar yapan bir tonton nine olarak gördüğüm için... Bu özrümün kabulu için sana 250 kontör yükleyeceğim. Ama 100 kontörünü sen yine bana gönder. Nasıl olsa senin işin olmaz =)

Çarşamba, Haziran 18, 2008

Bir varmış, bir yokmuş

Bir yerlerde şöyle bir şey okumuştum: Çocuklarımıza hikâye anlatırken ya da kitap okurken, hep başka türlü nasıl olabilirdi diye sormalıymışız. Yani çocuk hikâyenin başka bir versiyonu olabileceğini düşünsün, hayal gücü genişlesin vs.

Geçenlerde -nedendir bilmiyorum- bu söz geldi aklıma. Dedim ki benim anneciğim de böyle süpersonik çocuk yetiştirme kitaplarını okusa, dergilerini hatmetse filan, bana böyle sorularla gelse nasıl cevaplardım.

  • Bir kere şu Pamuk Prenses'e "Kızım sen sapık mısın 7 tane cüceyle bir evde kalıyorsun?" derdim. Alırdım hatunu lâfı hiç dolandırmadan beyaz atlı prensin yanına yerleştirirdim.

  • Hele o Külkedisi'nin aklına turp sıkardım. "Bütün gece dans edip karısı olmasına karar verdiği kadını sadece ayak numarasından tespit edebilen prens bozuntusunu ne yapıcaksın?" diye sorardım. İyilik perisinden doğrudan aklı başında efendi bir koca isterdim. Yemişim prensini!

  • Kendisini yutup mideye indirene kadar büyükannesi ile bir kurt arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar kör olan Kırmızı Başlıklı Kız'a babamın lazer ameliyatını yapan göz doktorunu önerirdim.


  • Kesin Rapunzel'e kısa saçın kendisini daha genç gösterdiğini söylerdim. Saçını kesip satar kuleye bir asansör yaptırırdık.

  • Uyuyan Güzel'e tetanoz aşısı yaptırmış mı diye sorardım. Paslı olur bir şey olur, böyle bir güzelliğin bir küçücük bir iğne yüzünden heba olmasına gönlüm razı olmaz.

  • Hansel ve Gretel'e üvey annelerine kanıp kendilerini evden atan bir babaları varken, efendim taş toplayıp ekmek kırıntısı serpip o eve dönme hayallerinin ne akla hizmet bir davranış olduğunu sorardım. Sonra hangi ormanda taşlarla, ekmek kırıntısıyla iz sürülür ki? Yere attığın taşı bulamazsın o kadar çalının çırpının arasında.

  • Gelgelelim Harikalar Diyarı'ndaki Alice'e söyleyecek hiçbir söz bulamazdım sanırım. Onun hikâyesi hep aklımı başımdan almıştır zaten. Elmanın içine enjekte ettiği siyanürle Pamuk Prenses misali bir ölümü seçen bir yazarı var daha ne olsun.

Ne yazık ki benim annem bana sadece "Bu masaldan ne ders çıkardık? Bu hikâyenin anafikri nedir?" gibi sorular sormakla yetindi. Yoksa ben artık Chuck Palahniuk mi çıkardım Jean Pierre Jeunet mi Allah bilir!

Önceki Yazılar

Blogger Template by Blogcrowds