Her ne kadar sizlere az sonra bahsedeceğim seçkinin sadece beni heyecanlandırıyor olmasından korksam da, bir tek kendim için de olsa buraya bir not düşmek istedim. Sevgili müzemiz
İstanbul Modern, ilk gösterimi son bir yıl içerisinde gerçekleşmiş sekiz Alman filmini, Filmekimi'ne kadar izleyecek yeni hiçbir şeyi olmayan biz sinemaseverlerle buluşturuyor. 23-30 Eylül arasında gerçekleşecek Transit Hayatlar adlı programda yer alan filmleri sizler için -kimi kandırıyorum kendim için- araştırdım.

Açılış filmi
Good Bye Lenin! sonrasında
The Edukators ile gönüllerimizi fethetmiş ve son olarak
Inglourious Basterds'ta bir Nazi eri olarak arz-ı endam etmiş Alman babyface'i Daniel Brühl'ün başrolünü oynadığı
Lila, Lila (My Words, My Lies - My Love) adlı komedi olacak. Her ne kadar hatun kişiden bahsetmeyi gereksiz bulsam da,
Der Baader Meinhof Komplex ve
The Reader'ı izleyenler Hannah Herzsprung'u hatırlayabilir. Ama dediğim gibi Brühl'ün yanında lâfı bile edilmez.
Utangaç beyimiz -ki kendisine bu hâller ne güzel yaraşır- garson kız Marie'yi tavlamak için kendisine elle yazılmış bir kitap kopyası verir. Kitabı çok seven hanım kızımız da kopyayı bir yayınevine yollayarak bestseller'a çevirir. Aslında kitabı kendisi yazmamış olan küçük bey bir yandan şöhretin tadını çıkarırken, diğer yandan da kitabın asıl yazarı psikopat Jacky ile mücadele edecektir. Keyifli bir güldürüden öte bir şey beklemediğim bu filmi, evet, sırf Daniel Brühl'ün kaşına gözüne hürmeten izlemeyi düşünüyorum.
Whisky mit Wodka (Whiskey with Vodka) ise, daha önce 70 yaşında bile sevişebilen insanların filmi
Wolke Neun ile, 2008 Cannes Film Festivali'nde Fatih Akın'ın başkanlığını yaptığı jüriden ödülünü ve Alman sinemasının Mike Leigh'ı ünvanını kapmış olan Andreas Dresen'in 2009 yapımı filmi. Lila, Lila'da sözünü ettiğimiz esas yazarı canlandıran Henry Hübchen bu filmin başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Malum Alman sineması da bizimki gibi belli oyuncuların dönüşümlü olarak çevirdiği filmlerden mürekkep (bkz. Moritz Bleibtreu'suz Alman filmi).
Hübchen'ın bohem yaşam tarzı nedeniyle çekimleri devam eden filmdeki rolünü kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan oyuncu Otto'yu canlandırdığı Whisky mit Wodka, film içinde film severlerin iştahını kabartacak bir yapıma benziyor. Otto'nun filmi sürdürebilirliğinden endişe eden yapımcılar çareyi daha genç bir yedek oyuncu olan Arno ile sahneleri ikinci kez çekmekte bulurlar. Bu noktadan itibaren de Otto'nun rakibi ve hayatı ile olan mücadelesini izlemeye başlarız. Filmin dişi yüzü Corinna Harfouch'u da
Der Untergang'daki Magda Goebbels rolü ile hatırlamakta fayda var.
Maximilian Erlenwein'ın hem yazıp hem yönettiği ilk uzun metrajlı filmi
Schwerkraft (Gravity), kredisini iptal ettiği müşterisinin intiharı üzerine kafayı sıyırıp karanlık tarafa geçen bir banka memurunu ele alıyor. Yalın anlatımına rağmen derin bir karakter analizi ve başarılı bir dram örneği olarak addedilen film, sadece yeni bir yönetmen değil, güzel bir soundtrack keşfetmek isteyenler için de gayet doyurucu bir film gibi görünüyor.
İki yönetmenli bir film olan
Zarte Parasiten (Tender Parasiten) birkaç festivalde gösterilmiş olsa da, Alman seyircisi ile vizyonda henüz bu hafta buluşmuş. Farklı bir yaşam tarzını deneyimlemek isteyen Jakob ve Manu ormanda bir kamp hayatı yaşamaktadırlar. Çiftimizin geçim kaynakları ise hayat tarzlarından çok daha ilgi çekicidir. İhtiyaçları olan insanlara evlât, torun, arkadaş olarak, bir nevi “duygusal fahişelik” yapmaktadırlar. Fakat çiftimizin bu deneysel yaşam tarzları, Jakob'u ölen oğluna çok benzeten Martin'in delikanlıyı ailesine ve ormandan çok daha güvenli olan evine alma çabalarıyla tehlikeye girecektir. Konusu zaten yeterince ilgi çekici olan filmle ilgili yorumlar, filmin ismi gibi hem gerçekçi hem de şiirsel bir seyirlik vaad ettiği yönünde.

Gelelim seçkinin en ses getiren filmi
Im Schatten'a (In the Shadows). Türk asıllı yönetmen Thomas Arslan'ın filmi 2010 Berlin Film Festivali'nde de en çok konuşulan filmlerden biri olmuş. Hapisten yeni çıkan Trojan adında profesyonel bir soyguncunun, suç dünyasında yeniden tutunma çabalarını anlatan bir kara film Im Schatten. Görsel gücü ve ritminin yanısıra oldukça başarılı bir suç filmi olduğu söylenen filmle ilgili yönetmenle yapılan bir röportajı da
festival dökümanında bulabilirsiniz.
Yine 2010 Berlin Film Festivali'nden, bu sefer kadın eli değmiş bir film olan
Orly var karşımızda. Çoğunluğu Fransızca çekilmiş, Paris Orly Havalimanı'nda geçen film, bekleme salonundaki yolcuların düşüncelerine ve hikâyelerine odaklanıyor. Yönetmen Angela Schanelec her ne kadar terminal insanları ve yabancı hayatları ele alış şekliyle övgü topluyor olsa da, bolca sorular sordurup cevap vermekteki eli sıkılığı nedeniyle hayli sıkıcı bir filme imza atmış gibi duruyor. En azından benim gibi sinemada gizemi her yönetmenin elinden yiyemeyenler için riskli bir deneyim olabilir. Daha fazla detayı ve Schanelec'in karizmatik gözlüklerini yine
festival broşüründe bulabilirsiniz. Bir de seçkinin ismi olan “Transit Hayatlar”da sanki bu filmden esinlenilmiş gibi bir izlenime kapıldım ama ne kadar doğrudur bilinmez.

Agostino Imondi'nin yazıp Dietmar Ratsch ile birlikte yönettiği
Neukölln Unlimited bir gurbetçi hikâyesi. Lübnan asıllı üç kardeş Akkouchlar, hip-hop müziğine ve sokak dansına olan yetenekleri sayesinde Berlin'de nam salmışlardır. Ancak aileleri Almanya'dan sınır dışı edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Gençler müzik ve dansa olan bu yeteneklerini aileleri için gereken finansmanı sağlamak için kullanmaya karar verirler. Filmin konusunu yazmaktan bile tiksindiğim için seyredilebilirliği ile ilgili yorumu size bırakıyor ve son filme geçiyorum.

Senaryosunu ve yönetmenliğini Tatjana Turanskyj'nin üstlendiği bir çıkış filmi olan
Eine flexible Frau (The Drifter), son derece erotik isminin aksine, feminist ve sosyal yönü ağır basan bir dram. Modern kadının iş dünyasındaki mücadelesini 40 yaşında işszi bir mimar olan Greta'nın üzerinden anlatan film, bolca toplumsal mesaj kaygılı sayıklama ile dolu bir filme benziyor. Yine Berlin Film Festivali
broşürüne göre Turanskyj'nin esin kaynağı, Richard Sennett’in Türkçe'ye de çevrilen kitabı Karakter Aşınması (The Corrosion of Character The Personal Consequences of Work in the New Capitalism) imiş.
Yorumlarımdan da anlaşılacağı üzere Lila Lila, Whisky mit Wodka, Schwerkraft, Im Schatten ve belki Zarte Parasiten programın ilgimi çeken filmleri. İzlemeyi düşünenlerle İstanbul Modern'de hatta belki de öncesinde Hüseyin Çağlayan sergisinde buluşmak dileğiyle...