Bir gün bir makale okudum ve bütün hayatım değişti blog. O kadar değilse de paylaşmaya ve ilerde hatırlamaya değer bir şeyler bulduğumu düşünüyorum. Hor görme garibi. Stanford Üniversitesi'nden Lera Boroditsky adlı bacımızın bir araştırması sözkonusu. Kendisi dilin düşünce sistemimiz üzerindeki etkilerini araştırmış ve ilgi çekici sonuçlar bulmuş.
Dil insan yaşamının belki de en olmazsa olmazı. Pek çok insan bazı duyularının mahrumiyetiyle hayatını idame ettirebilirken, herhangi bir dili konuşamadığımızı ya da kendimizi herhangi bir yöntemle (bkz. vücut dili) ifade edemediğimizi düşünemeyiz bile. Peki dil sadece düşüncelerimizi ifade etmeye yarayan bir araç mı yoksa düşünce sistemimizi başlı başına şekillendiren bir olgu mu?
Lera'nın en açık örneklerinden biri her dilde eylemlerin birbirinden farklı şekillerde ifade edilmesi üzerine. Örneğin İngilizce'de fiil sadece zamansal olarak değişkenlik gösterirken, Türkçe'de aynı zamanda eylemin gözümüzle gördüğümüz ya da başka birinden duyduğumuz bir eylem olup olmadığını da belirtiyor. Ruslar olayı daha da abartarak eylemi gerçekleştiren kişinin cinsiyetine ve hatta eylemi tamamlayıp tamamlamadığına göre değişkenlik gösteren formlar kullanıyor.
Peki bu değişkenlik bütün bu milletlerin dünyayı farklı algıladıkları veya tecrübelerini farklı şekilde hatırladıkları anlamına mı gelir? Lera bacımıza göre bu sorunun cevabı evet. Aslında sadece bir yabancı dil öğrenmenin ne kadar zor olduğunu düşünmek bile bu sonuca ulaşmamızı sağlayabilir. Sonuça bir yabancı dil öğrenmiş olan herkes, o dili öğrenmenin sadece kelime ezberlemekten ibaret olmadığını tecrübe etmiştir. Hatta eskimolarda 'kar'ı anlatan onyüzbinmilyon kelime olduğu efsanesi bile yeterli olabilir. Ama neyse ki Lera'nın daha sağlam kanıtları da var.

Kendisi 'Kuuk Thaayorre' adlı bir Aborjin kabilesi ile çalışmış. Çünkü pek çoğumuzdan farklı olarak bu insanlar gündelik hayatta bir şeyin konumu ile ilgili konuştuklarında sağ-sol, ön-arka gibi sözcükler yerine doğu-batı-kuzey-güney gibi yön bildiren sözcükleri kullanıyorlar. Yani basitçe "gözünün üstünde kaşın var" demek yerine "gözünün kuzeyinde kaşın var" benzeri bir cümle kuruyorlar. Ya da "yürü be kanka arkandayım" yerine "güneyindeyim" de olabilir.
Kabilemizin çılgınlıkları bununla da kalmıyor. Bu farklılık aslında Kuuk Thaayorrelerin zamanı kavrayış şekillerini de etkiliyor. Araştırmacı bacımız bu insanların önüne bir adamın gitgide yaşlandığı bir kartlar serisi veriyor ve basitçe bu kartları kronolojik bir sıraya dizmelerini istiyor. Bunu düşünürken hepimizin kafasında canlanan kartları soldan sağa (bebeklikten yaşlılığa) dizmek olacaktır (Belki Arap olanlarınız sağdan sola düşünüyordur tabii). Fakat Aborjingiller bunun yerine aşağıdan yukarı, yukardan aşağı, soldan sağa, sağdan sola gibi çeşitli kombinasyonlar yapıyorlar. Bütün bu Aborjinlerin birleştiği tek nokta ise kronolojik sıralamayı düzgün olarak yapmaları. Farklılığın sebebi de kartları dizdikleri sıradaki konumları. Yani sadece yüzü kuzeye dönük olan Aborjinimiz bizim gibi bir dizin yapıyor. Güneye dönük olansa bunun tam tersini yapıyor. Allah akıl fikir versin dediğinizi duyar gibiyim.
Lera'nın yine çok ilgi çekici çalışmalarından biri de, özellikle biz Türkler için çok büyük bir kafa karışıklığı sebebi olan, dilbilgisel cinsiyet üzerine. Yani Almanca, Fransızca, Rusça vs. gibi dillerdeki dişil ve eril sınıflandırmalar. Hatun kişi bu sınıflandırmaların gerçekten sözkonusu milletin kavramları ya da nesneleri eril ve dişil olarak algılmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını da araştırmış. Bunun için Alman ve İspanyollardan oluşan bir grup denekle çalışmış. Kendilerinden Almanca'da maskulen, İspanyolca'da feminen olan 'anahtar' kelimesinin hissettirdiklerini anlatmasını istemiş. Almanlar anahtarı sert, ağır, metal, tırtıklı, kullanışlı gibi kelimelerle tanımlarken, İspanyollar altın, küçük, sevimli, parlak, karmaşık gibi kelimeler kullanmışlar. Benzer bir kavrayış Almanca dişil, İspanyolca eril olan 'köprü' kelimesinde de kendini göstermiş. Bu da sadece dilbilgisi ile ilgili bir ayrıntının bile nesneleri kavrayışımızı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.
Araştırmanın daha detaylı örneklerini görmek isteyenler için makaleyi şuracığa iliştiriveriyorum. Bence dilin dünyayı algılayışımız üzerindeki gücünü gösteren çok başarılı bir çalışma olmuş. Tek sorun kendimi şu soru üzerine düşünürken bulmam: Dil kavramı ilk defa ortaya çıktığında aynı kavim içindeki insanlar nesneleri adlandırmak konusunda hiç çatışmaya düşmemişler midir? Yani bir Allah'ın kulu da çıkıp "ben buna ayak demem kardeşim, bildiğin frambuaz bu!" dememiş midir? Bu birlik nasıl sağlanmış, anlayan varsa beri gelsin.