Pazar, Kasım 01, 2009

Linguistik Konuşmalar

Bir gün bir makale okudum ve bütün hayatım değişti blog. O kadar değilse de paylaşmaya ve ilerde hatırlamaya değer bir şeyler bulduğumu düşünüyorum. Hor görme garibi. Stanford Üniversitesi'nden Lera Boroditsky adlı bacımızın bir araştırması sözkonusu. Kendisi dilin düşünce sistemimiz üzerindeki etkilerini araştırmış ve ilgi çekici sonuçlar bulmuş.

Dil insan yaşamının belki de en olmazsa olmazı. Pek çok insan bazı duyularının mahrumiyetiyle hayatını idame ettirebilirken, herhangi bir dili konuşamadığımızı ya da kendimizi herhangi bir yöntemle (bkz. vücut dili) ifade edemediğimizi düşünemeyiz bile. Peki dil sadece düşüncelerimizi ifade etmeye yarayan bir araç mı yoksa düşünce sistemimizi başlı başına şekillendiren bir olgu mu?

Lera'nın en açık örneklerinden biri her dilde eylemlerin birbirinden farklı şekillerde ifade edilmesi üzerine. Örneğin İngilizce'de fiil sadece zamansal olarak değişkenlik gösterirken, Türkçe'de aynı zamanda eylemin gözümüzle gördüğümüz ya da başka birinden duyduğumuz bir eylem olup olmadığını da belirtiyor. Ruslar olayı daha da abartarak eylemi gerçekleştiren kişinin cinsiyetine ve hatta eylemi tamamlayıp tamamlamadığına göre değişkenlik gösteren formlar kullanıyor.

Peki bu değişkenlik bütün bu milletlerin dünyayı farklı algıladıkları veya tecrübelerini farklı şekilde hatırladıkları anlamına mı gelir? Lera bacımıza göre bu sorunun cevabı evet. Aslında sadece bir yabancı dil öğrenmenin ne kadar zor olduğunu düşünmek bile bu sonuca ulaşmamızı sağlayabilir. Sonuça bir yabancı dil öğrenmiş olan herkes, o dili öğrenmenin sadece kelime ezberlemekten ibaret olmadığını tecrübe etmiştir. Hatta eskimolarda 'kar'ı anlatan onyüzbinmilyon kelime olduğu efsanesi bile yeterli olabilir. Ama neyse ki Lera'nın daha sağlam kanıtları da var.

Kendisi 'Kuuk Thaayorre' adlı bir Aborjin kabilesi ile çalışmış. Çünkü pek çoğumuzdan farklı olarak bu insanlar gündelik hayatta bir şeyin konumu ile ilgili konuştuklarında sağ-sol, ön-arka gibi sözcükler yerine doğu-batı-kuzey-güney gibi yön bildiren sözcükleri kullanıyorlar. Yani basitçe "gözünün üstünde kaşın var" demek yerine "gözünün kuzeyinde kaşın var" benzeri bir cümle kuruyorlar. Ya da "yürü be kanka arkandayım" yerine "güneyindeyim" de olabilir.

Kabilemizin çılgınlıkları bununla da kalmıyor. Bu farklılık aslında Kuuk Thaayorrelerin zamanı kavrayış şekillerini de etkiliyor. Araştırmacı bacımız bu insanların önüne bir adamın gitgide yaşlandığı bir kartlar serisi veriyor ve basitçe bu kartları kronolojik bir sıraya dizmelerini istiyor. Bunu düşünürken hepimizin kafasında canlanan kartları soldan sağa (bebeklikten yaşlılığa) dizmek olacaktır (Belki Arap olanlarınız sağdan sola düşünüyordur tabii). Fakat Aborjingiller bunun yerine aşağıdan yukarı, yukardan aşağı, soldan sağa, sağdan sola gibi çeşitli kombinasyonlar yapıyorlar. Bütün bu Aborjinlerin birleştiği tek nokta ise kronolojik sıralamayı düzgün olarak yapmaları. Farklılığın sebebi de kartları dizdikleri sıradaki konumları. Yani sadece yüzü kuzeye dönük olan Aborjinimiz bizim gibi bir dizin yapıyor. Güneye dönük olansa bunun tam tersini yapıyor. Allah akıl fikir versin dediğinizi duyar gibiyim.

Lera'nın yine çok ilgi çekici çalışmalarından biri de, özellikle biz Türkler için çok büyük bir kafa karışıklığı sebebi olan, dilbilgisel cinsiyet üzerine. Yani Almanca, Fransızca, Rusça vs. gibi dillerdeki dişil ve eril sınıflandırmalar. Hatun kişi bu sınıflandırmaların gerçekten sözkonusu milletin kavramları ya da nesneleri eril ve dişil olarak algılmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını da araştırmış. Bunun için Alman ve İspanyollardan oluşan bir grup denekle çalışmış. Kendilerinden Almanca'da maskulen, İspanyolca'da feminen olan 'anahtar' kelimesinin hissettirdiklerini anlatmasını istemiş. Almanlar anahtarı sert, ağır, metal, tırtıklı, kullanışlı gibi kelimelerle tanımlarken, İspanyollar altın, küçük, sevimli, parlak, karmaşık gibi kelimeler kullanmışlar. Benzer bir kavrayış Almanca dişil, İspanyolca eril olan 'köprü' kelimesinde de kendini göstermiş. Bu da sadece dilbilgisi ile ilgili bir ayrıntının bile nesneleri kavrayışımızı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Araştırmanın daha detaylı örneklerini görmek isteyenler için makaleyi şuracığa iliştiriveriyorum. Bence dilin dünyayı algılayışımız üzerindeki gücünü gösteren çok başarılı bir çalışma olmuş. Tek sorun kendimi şu soru üzerine düşünürken bulmam: Dil kavramı ilk defa ortaya çıktığında aynı kavim içindeki insanlar nesneleri adlandırmak konusunda hiç çatışmaya düşmemişler midir? Yani bir Allah'ın kulu da çıkıp "ben buna ayak demem kardeşim, bildiğin frambuaz bu!" dememiş midir? Bu birlik nasıl sağlanmış, anlayan varsa beri gelsin.

Salı, Ekim 27, 2009

Müzik ruhun gıdası...

...Gel gelelim ruhlar âleminde de yaşamıyoruz =)

Avustralya New South Wales Polis Departmanı da Recep İvedik'in mottosunu izlemiş olsa gerek ki, aynı anda hem müzik dinleyip hem karşıdan karşıya geçemeyen yayaları aşağıdaki posterle uyarmış. Nasıl ama yaratıcı değil mi?

Pazartesi, Ekim 26, 2009

Karşı Pencere

İki hafta kadar önce Sony Europe'u ziyaret amaçlı bir İngiltere seyahatim oldu. Ofis her ne kadar Weybridge'in balta girmemiş ormanlarında da olsa, ben Londra'da konaklama şansını tepemezdim. Böylece ofise sadece 1 saat mesafede olan Clapham Junction'da müşterimiz Marie'nin evinde kalarak bir Fransızla konaklamanın sonsuz nimetlerinden de faydalanmış oldum. Kendisi dört gün boyunca elimi sıcak sudan soğuk suya sokturtmadığı gibi, beni şaraptan anladığım konusunda ikna edecek kadar gazlayıp, bir sırtıma havlu koymadığı kalarak memleketime postaladı. Lâkin ben yediğimi içtiğimi kendime saklayıp gördüklerimin bir numunesi olarak aşağıdaki resmi sizlerle paylaşmak istedim.


Yanılmıyorsunuz, gördüğünüz şey siyah-beyaz fotoğraf değil, gerçek bir yağlı boya tablosudur. Daha da şaşkınlık verici olanı Louis-Léopold Boilly'e ait olan bu resmin 1799'da tamamlanmış olmasıdır. Londra anılarımdan bahsedememe ihtimâlime karşılık, National Gallery'de önünde en uzun bakakaldığım bu A Girl at a Window'u (Une fille à la fenêtre) evvela şuracığa bir iliştireyim istedim. Fena mı etmişim? Belki bu sayede biriniz bu garibana acır da şu kitabı kaptığı gibi getirir.

Pazar, Ekim 18, 2009

Şifa Niyetine

"Tanrı, yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse, onu Datça Yarımadası'na bırakır". Strabon sağ olsun, biz de Eylül ayının son günlerinde de olsa tanrının sevdiği kullarından olduğumuza kendimizi inandırdık. Önce Datça'nın yolunu tuttuk, ordan da Cicozum'un izinden Palamutbükü'ne uzandık. İddia ediyorum okur, böyle bir deniz görmüşsen bile, böyle bir sükûnetin yamacında görmemişsindir.

Yakın zamanda yıldız haritamı yorumlayan birinin de dediği gibi, ben seyahat hâlinde kendimi evimde hisseden insanlardanım. Dolayısıyla yaptığım hemen her yolculuktan mutlu dönmem kaçınılmaz. Ama daha önce hiçbir tatilden ağlayarak döndüğüm olmamıştı. Kulağa komik geliyor olabilir ama gerçek. Sadece daha uzun yaşamak için değil, daha insanca yaşamak için seçtiğim yer Palamutbükü. Yarımadanın hemen hemen her noktasında zaman kavramı yok gibi zaten. Hava kararmadan 'çok, daha çok, en çok' şeyi görmek hevesiyle koşturup duran biz turistlere tuhaf tuhaf bakıyor yerel halk. Ama Palamutpükü, medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavara bile pabucunu ters giydirecek bir ıssızlığa ev sahipliği ediyor.


Daha ilk geceden Şener Şen, Şevket Altuğ ve daha bir dolu tiyatro sanatçısının donattığı bir sofraya denk gelip, zat-ı alleriyle iki lâfın belini kırmanın şahaneliği şöyle dursun, bugüne dek sadece Çağan Irmak filmlerinde rastlanan Ege insanıyla her an aynı fıkranın içine düşebileceğiniz kadar sürprizlerle dolu bir diyarmış burası. "Arıynan garıyı gezdürmezsen gaçağmuş" deyişini öğrenebileceğiniz bir yer.

Yine geleneksel olarak son iki gün kiraladık arabamızı. Sivrisinekleriyle meşhur Akyaka'dan, lömbürdek İngiliz turistleriyle meşhur Marmaris'e, inşaat harcı görünümlü kumuyla Kızkumu'ndan, en küçük bir sesin bile sanki gök gürültürüsü olduğu Ortaçgil'in Bozburun'una kadar dere tepe demeden gezdik. Yine de Palamutbükü'nden vazgeçemedik.

Dönüş yolunda ceplerimiz bademlerle dopdolu, damağımızda Nostalgia'nın leziz zeytinyağlılarının tadı, ellerimizde Meral Abla'mızın defne yaprakları, illâ tekrar geleceğiz diye söz verdik. Senden saklayacak değilim okur, tatsız bir zamandı. Palamutbükü ağzımıza bir parmak bal çaldı, doyup da yine gelmemezlik etmeyelim diye. Şifa niyetine ağzımızın en güzel köşesine sakladık. Denizin mavisine değil, sade tuzuna daldık.

Cumartesi, Eylül 19, 2009

Zaman düşer ellerimden yere

Ne deseniz haklısınız. Böyle de blog mu olurmuş. Ayda bir posta yazmakla blog mu kurtarılırmış. Ama merak etmeyin, bu sefer siz okurlarım için, yaşadığım her şeyi aklımda tuttum. Madde madde listeledim.

Cohen konserinden sonra Ağustos ayında başıma gelen en güzel şey doğumgünümdü. Önümüzdeki 3 sene boyunca doğumgünümün ramazana denk geleceğini hesaba katarak bu sene muhakkak ki arkadaşlarla bir kutlama yapma telaşına tutulmuştum, ki kuzum imdadıma yetişti. Tüm arkadaşlarımı tek tek taciz etmek pahasına da olsa, benim için her şeyi organize etti. International House Hostel'in terasında mangallı-müthişötesipastalı sohbetin ardından animasyon şarkıları eşliğinde dans, kesinlikle geçirdiğim en güzel doğumgünümdü. Katılan ve kuzumdan "Gozi neyi sever" minvalli fikirlerini esirgemeyen herkese teşekkürler.

Doğumgünümün hemen akabinde sağ yanağımda beliren ve gitgide yüzümün neredeyse yarısını kaplayan bir enfeksiyonla mücadele etmeye başladım. Öncelikle basit bir iltihap gibi görünen bu şeyin, zamanla büyümesi ve her tarafa sıçramasıyla, bildiğimiz uçuk virüsü (herpes de denir) olduğunu keşfettik. Azıcık ateşli, birazcık ağrılı, en çok da kaşıntılı 1-2 haftadan sonra çok şükür iyileşme sağlandı. Ve ben öğrendim ki dışardan bakıldığında çok basit bir cilt hastalığıymış gibi görünen bu uçuk, zamanında müdahale edilmezse zonaya bile çevirebiliyormuş. Hâlâ bazı geceler ürpererek ve kaşıntıyla uykumdan uyanıyor olsam da, hastalık büyük oranda geriledi.

Derken yaklaşık 2 aydır (30 iş günü) Genpa teknik servisinin şefkatli kollarında yatmakta olan Sony Ericsson telefonumun asla iyileşemeyeceği haberiyle sarsıldım. Ama hemen akabinde kendime gelerek ücret iademi (%100) alıp kendime yeni bir telefon bakmaya başladım. Kuzumla yaptığımız muazzam çekişmeli tavla müsabakası da yeni telefonumun markasını belirledi: iPhone 3GS piyasaya çıkmasının hemen ertesi gününde parmaklarımın arasındaydı. Zaten bu kadar zamandır blogumu ihmâl etmemin en önemli nedeni de, bu son model oyuncağım.

Sonra da tam bir hafta kala şirket tarafından IFA Berlin'e gönderileceğimi öğrendim. 4 Eylül Cuma sabahı soluğu Berlin'de aldıktan sonra bütün gün fuarı karış karış gezdik. Sony ve Philips standlarına hayran kaldık. Vestel'in koskocaman bir standla yer almasıyla koltuklarımızı kabarttık. Akabinde de haftasonu Berlin'de daha önce gezilmiş gezilmemiş yerlerin tozunu attırdık. Benim için gerçekten çok güzel bir kaçamak oldu. Bütün yaz tatil alamamış olmanın acısını -ramazana küçük de olsa bir ara vererek- bol bol yiyerek ve gezerek çıkardım. Bir de tabii ki gittiğim her şehirden bir şapka alma ritüelimi de yerine getirmiş oldum. Berlin eksik kalmıştı onu da tamamladım. Bakalım sırada neresi var?

Son maceram boyamaktan artık lastik kıvamına gelmiş olan saçlarımın rengini koyultmak konusunda karar vermek oldu. Niyetim kızıl-kahve gibi bir şey yapmakken, bir de baktım ki bildiğiniz koyu kestaneye dönmüşüm. Tabii bu benim için ağır bir geçiş oldu. Bir haftadır her aynaya bakışımda kendi kendime "Kara Melek" şarkısını söylüyorum. Azıcık zaman geçsin üstüne bir kızıl daha atıp hâyâlimdeki renge kavuşmayı umuyorum.

Ramazan'ın geri kalanı son derece sıkıcı geçti. Ta ki Cuma günü gelip de Bayram'ın kapımızda bitmesine kadar. Çünkü Bayram demek tatil demek. Pazartesi akşamı Gozi'nin kendini yollara vurarak tam 5 gün boyunca Datça'da o koy senin bu bük benim gezmesi demek. Cicozum'un balayı deneyimlerinden faydalanarak çiçeği burnu çiftimizin izinden Datça, Nostalgia Pansiyon'a gideceğiz. Tatil anılarımı ikinci adresinizden takip edebilirsiniz. Eki eki eki...

Pazar, Ağustos 09, 2009

I was waiting for the miracle to come

Bu konseri de gördükten sonra insan daha kimi bekler, neyi beğenir ki?

Her saniyesi boyunca "Allahım lütfen bitmesin" dediğim, hatta bir ara delirip Perşembe günü tekrar izlemeyi aklıma koyduğum, bu kadar kusursuz bir konser daha olmamıştı. Bütün bir gece büyülenmiş bir şekilde gözümü ayırmadan izledim Cohen'i. Ne yalan söyleyeyim, Famous Blue Raincoat'u hiç beklemiyordum. Ama onu da söyledi tam oldu.

Ekip arkadaşlarını tekrar tekrar takdim ederkenki zarafetine, elindeki şapkasını göğsünün üstünde tutuşundaki Münir Özkul babacanlığına, saatlerce aralıksız küfretse bile dinlemeye doyamayacağınız etkileyicilikteki sesine, her bisten önce sahneden çıkarmış gibi yaparkenki muzır valsine, özetle Bay Cohen'in her bir hücresine hayran kaldık.

74 yaşına gelmiş bir insanın sesi bu kadar mı olduğu gibi kalır, bu kadar mı tek bir harfini kaçırmamacasına dinletir:

"So ring the bells that still can ring
Forget your perfect offering
There is a crack in everthing
That's how the light gets in."

Buyrun set list'i de burdan yakın:

Dance Me to the End of Love
The Future
Ain't No Cure for Love
Bird on the Wire
Everybody Knows
In My Secret Life
Who By Fire
That Don't Make Junk
Waiting for the Miracle
Anthem

Tower of Song
Suzanne
Sisters of Mercy
The Partisan
Boogie Street
Hallelujah
I'm Your Man
Take This Waltz

Bis1:
So Long Marianne
First We Take Manhattan
Bis2:
Famous Blue Raincoat
If It Be Your Will
Bis3:
Closing Time
Bis4:
I Tried to Leave You

- Hope you're satisfied?
- Indeed!


Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Oedipusum kompleksliyim

Haftayı henüz yarılamış olmakla beraber ofisteki haftalık gündem maddemiz çoktan belli oldu diyebilirim: Erkekler ve anneleri. Aslında çıkış noktamız pek tabii ki ilişkiler. Amma ve lâkin hatun ağırlıklı bir takım olduğumuz göz önünde bulundurulursa konunun odak noktasının erkekler olması kaçınılmaz oluyor.

Ergenlik dönemi itibariyle içimi kemirmeye başlayan bir yara vardı ki, gocunmamak elde değil: Neden erkek doğmamıştım? Denize girerken üstüme geçirmem gereken ikinci bir parça mayo olduğunu öğrendiğim günden beri biliyordum ki, erkek olmak her zaman daha kolaydı. Kıllarınla ve memelerinle tamamen barışık bir şekilde dolaşabilme özgürlüğüydü o zamanlar erkeklik. Sonradan herhangi bir şekilde dolaşabilme özgürlüğüne dönüştü. Ebeveynlerin elinin kiri olarak sınıflandırdığı yüzlerce şeyden istediğini seçip gönlünce dolaşabilmek... Sonra kendini ifade etmek zorunda olmama özgürlüğü aldı bütün bunların yerini -ki bence bu en güzeliydi.

Kimseye hesap vermeme özgürlüğünü geçtim, hesap versen dahi yanlış anlaşılma kaygısızlığı var erkeklerin. Ne söylediklerinin, nasıl anlaşıldıklarının hiçbir önemi yok onlar için. Önemli olan tek şey, ne demek istedikleri. Sonra dedim ki, madem erkek doğamadım o zaman erkek doğurmalıyım. En kolay şey değil midir erkek annesi olmak? Sal veledi sokağa ve orda öğrendikleri ile büyümesini izle. Namusunu koruma derdin yok... Kanama dönemi ilk yardım eğitimlerine gerek yok... Yersiz depresyonlar, anksiyete nöbetleri yok -varsa dahi evden ırak gönülden öte...

Gelgelelim bugün, erkek anneleriyle müzakere dönemlerinin soluğunu ensemde hissettiğim yaşlarda, erkek annesi olmanın ne kadar önemli olduğunu çok daha iyi kavramış durumdayım. Sözkonusu bir gençkızın istikbâli olduğunda bir erkek annesi, adetâ bir kilit taşı rolü üstlenmektedir. Ne yazık ki bu esas kız belirlendiğinde erkek annesinin yapabileceği hiçbir şey de kalmamıştır. O yüzdendir ki bu yazı aynı zamanda müstakbel erkek annelerine bir açık mektup niteliği taşıyabilir.

Ömrümün 25 yılını çoktan geride bıraktığım şu dönem itibariyle erkeklerle ilgili yepyeni bir keşifte bulundum ey okur! Bu benim kişisel tarihim için bir mihenk taşı olabilir ya da hiçbir işe yaramayıp bu satırlarda erkek okurun hoşlanmadığı pekçok zırvadan birine de dönüşebilir. Bunu zaman gösterecek. Ama hazır bu kısma kadar okumaktan vazgeçmemişken bunu da duymak istersin diye düşündüm: Biz kızlara bu kadar zaman öğretilen "erkeklere anneleri gibi davranmayın" geyiği tamamen bir palavra! Evet yanlış duymadınız, hatta erkek annelerinin bir komplosuna kurban gidiyor bile olabiliriz.

Şimdi anlıyorum ki, erkekler aslında tam da onları anneleri gibi pışpışlayacak bir kadının hasretiyle yanıp tutuşurlar. Kendilerinin yerine düşünüp konuşacak, hayatları ile ilgili önemli kararları alıp, ola ki bir sorun çıktığında yine onların yerine tüm sorumluluğu üstlenecek bir kadın... Yeri geldiğinde erkek muhabbetlerinde arkasından "nefes aldırmıyor" diye atılıp tutulacak olan bu afet, bu deyimin âdet yerini bulsun diye söylendiğini bilecek ama tecahül-i arif sanatının adetâ bir cambazı olarak, kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim diyecek. Er kişiyi kimselere belli etmeden parmak uçlarında fıldır fıldır döndürürken, bu kudretinin kendisi bile farkında olmayacak.

Her fırsatta gırtlağına saplanmış ademelması için Havva'yı suçlamaktan geri durmayan yiğido, belinden yukarısını kullanmasını gerektiren herhangi bir aksiyon mevzubahis olduğunda ise yeryüzünün en pasif yaratığına dönüşecektir. İşte bu noktada erkek anneleri "eyvah bir koala yarattım!" demek için çok geç kalmış olmak istemiyorlarsa eğer, kocalarından feyz alarak evlâtlarına hangi kötülükleri yapmamaları gerektiğini evliliklerinin daha ilk gününden ezber etmelidirler. Yoksa "asla annem gibi bir anne olmayacağım" derken, kaynananız gibi bir kaynana olmanız da kaçınılmaz olacaktır.

İşbu yazı ahı tutma kapasitesi çok yüksek olan bir grup gençkızın "desperate houseviwes" günlüklerinin önsözü olarak kaleme alınmıştır. Paşacıklarınızın hayatlarında meydana gelebilecek hasarlardan doğan sorumluluk şimdiden tarafınıza iade edilmiştir.


Son olarak, hiç adetim olmayarak, günün anlam ve önemine pek bir uygun düşen şu kısacık filmi takdim etmekten şeref duyarım.

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Karşı karşı duruken yüzüne hasret kaldım


Bu meşhur kareyi bilmeyeniniz yoktur eminim. Ama yıllardır duvarımı süsleyen bu fotoğrafı yeni fark eden anneannem bizler kadar şanslı değil tabii ki. Kendisi ile geçen gün aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Senin o duvarındaki resmin var ya...
- Duvarda benim resmim yok ki...
- H
ani var ya karşında da biri var hani... Seni tanıdım da o karşındaki kim bilemedim.

Anneannemin beni Marla Singer sanacak kadar gözlerinin bozuk olmasına mı güleyim, yoksa elin herifiyle karşılıklı poz verip evin duvarlarına afişe edecek kadar rahat bir insan olduğumu düşünmesine mi bilemedim.

- Sen beni hiç tanıyamamışsın anneannecim. Karşımdaki de Edward Norton, ola ki tanırsan tut kolundan beraber odamın en güzel köşesine yerleştirelim =)

Cumartesi, Haziran 27, 2009

Sen Uyurken...

Ne zamandır sizlerle yaratıcı fikirleri paylaşmıyordum. Bunu da tembelliğime vermeyin canım. Belki de epeydir böyle akılda kalıcı işlerle karşılaşmadığımdandır. Ama bu sefer aranan kan bulundu

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) Hamburg'da çok çarpıcı bir reklâm kampanyasına imzasını atmış. Otobüs duraklarında yer alan reklam panolarının kullanıldığı kampanya afişine(!) baktığınız zaman son derece mutlu bir çift görüyorsunuz. Fakat kafanızı çevirdiğiniz anda bu görüntü yerini adamın kadını tartakladığı başka bir resme bırakıyor. Slogan çok basit: Böyle şeyler kimsenin bakmadığı zaman oluyor.


Bakıp bakmadığınızı anlayan teknolojiye gelince, o da çok basit: Görselin hemen üzerine gizlenmiş bir eye-tracking camera kullanıyorlar. Görseldeki değişiklik de biraz gecikmeyle gerçekleşiyor, ki aradaki farkı ve mesajı algılayabilelim.

Dışardan bakıldığında bu kadar basit görünen bir fikrin bu kadar etkili ve bulunmaz olması ne kadar garip değil mi? Reklam dünyasındaki teknolojik gelişmeler beni ufaktan korkutmuyor değil. Yine de ben de büyüyünce böyle yaratıcı işler yapmak istiyorum. Ama önce Sony'yi kurtarmam lâzım =)

Perşembe, Haziran 25, 2009

Depresyon Giderici Playlist

Mayıs ayından şikayetçiydim, Haziran daha da fena çarptı be blog! İş yoğunluğu bir yandan, sıcak bir yandan, keyifsizlikler belirsizlikler ayrı bir yandan saldırıyor. Yine de buralara uğramama sebebimi işe, güce, vakitsizliğe bağlayamayacağım. O kadar huzursuzum ve kafam o kadar dolu ki, oturup düşünüp bir şeyler karalayacak konsantrasyonu dahi bulamıyorum.

Yeniden kafamı toparlayıp yazacak bir şeyler bulacağım zamana kadar sizi şu sıralar beni en çok rahatlatan 3 şarkı ile başbaşa bırakmak istiyorum. Umarım siz bunları gözleriniz kapalı dinleyebilecek kadar şanslısınızdır:

  • Buika - No Habrá Nadie En El Mundo
  • Jason Mraz - I'm Yours
  • Alexander Rybak - Fairytale
Bir de kuzumun çok sınavı var şu sıra. Hiç görüşemiyoruz, çok özledim =(
Bir de her depresyona giren genç kızımız gibi saçlarımı kestirip boyattım. Kuzum hâlâ onu bile göremedi =(
Bir de hâlâ çok çıtırmışım gibi kendimi genç kızdan sayma sendromum var ki ona diyecek bir şey bulamıyorum =(
Evet sanırım şimdilik bu kadar...

Önceki Kayıtlar

Blogger Template by Blogcrowds