Friday, December 30, 2011

Suç Potansiyeli

22 Aralık 1984, bir Cumartesi öğleden sonrası... Yaşları 18-19 arasında değişen dört delikanlı Bronx'tan New York metrosuna biner. Metro Manhattan 14. Cadde'de durduğunda, 15-20 yolcunun daha bulunduğu vagona Bernhard Goetz de adımını atar ve boş bulduğu bir koltuğa oturur. Bir süre sonra delikanlılardan biri Goetz'e "Nasılsın?" diye sorar. Goetz onu "İyi" diye yanıtlar ve bu dört gencin birbirleriyle işaretleşmekte olduklarını fark eder.

Soruyu soran genç, bir diğeri ile birlikte, Goetz'in yanına yaklaşır ve 5 dolar ister. Sonraları, gençler bunu bir çeşit dilenme olarak tanımlarken, Goetz o anda bunu bir tehdit olarak görmüştür. Oysa gençlerin üzerinden ne ateşli ne de kesici herhangi bir silâh çıkmamıştır. Yine de bunu nefs-i müdafa olarak gören Goetz, belinden çıkardığı silâhıyla dört zenci genci birden vurur. Hatta yerde sürünmekte olan birine yaklaşıp, yeterince kötü görünmediğini söyleyerek, bir kurşun daha sıkar.

New York'un suç oranının tavan yaptığı bu dönemlerde, Goetz halkın şiddet eğiliminin sembolü haline gelir. Bir kısım Goetz'ün hikâyesine inanıp, onun olası bir soygunu önlemek amacıyla kendini savunduğunu düşünürken; diğerleri dört gencin sadece video oyunu oynayabilmek için para toplamak peşinde olduğuna inanırlar. Her hâlükarda Goetz'in tepkisi aşırı bulunarak 6 ay hapis, 1 yıl psikolojik tedavi, 200 saat sosyal hizmet ve 5000 dolar ile cezalandırılır. Cezasını çektikten sonra verdiği bir röportajında yaptığından hiçbir pişmanlık duymadığını açıklayacaktır.


Bernie'nin bu hikayesini okumamdan hemen sonra, benzer bir öfke patlaması da DOT'un izlediğim ilk oyunu olan Orphans / Öksüzler'de karşıma çıktı. Kimin potansiyel suçlu, kimin her daim masum olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz öğretisini pekiştirmiş oldum. Dennis Kelly'nin yazdığı oyun evlerinde bir kutlama yemeği yiyen karı-kocanın keyfini kaçıran bir olayla açılıyor. Kadının kardeşi kanlar içinde kendini çiftin yanına atar ve dışarda yatmakta olan yaralı bir genç olduğunu anlatır. Başlangıçta kendilerini olayın mümkün olduğunca dışında tutan karı-koca, çocuk hikâyesini anlattıkça yavaş yavaş suça bulanmaya başlar.

Danny- Bir insan. Orada yatan bir insan.
Helen- Tanıdığım bir insan değil. Eğer bu çocuk masumsa, onun için üzgünüm. Değilse değilim. Ama onu tanımıyorum.
Danny- Dünya böyle bir yer mi oldu artık? Tanıdıklarımız ve tanımadıklarımız?
Helen- Evet, öyle oldu, dünya artık tam böyle bir yer oldu. Tanıdıklarımız ve tanımadıklarımız. Üzgünüm.

Tuğrul Tülek'in yönettiği oyunda herkesten önce ışık tasarımcısı Alaz Köymen'e bir selâm çakmak isterim. Sadece gölgelerle anlattıkları için bile bir kez daha izlenir bu oyun. Ayrıca Danny rolündeki İbrahim Selim ve Helen'ı canlandıran Gizem Erdem'in oyunculuklarına hayran kaldığımı belirtmeliyim. DOT'un genel sahne düzeni ve seyircinin oyuncuya yakınlığı zaten kendimizi olayın bir parçası olmaktan alıkoymamıza engelken, İbrahim Selim Danny'nin düştüğü dehşeti o kadar canlı veriyor ki, gözlerimizi kaçırmak, bunun sadece bir oyun olduğunu kendimize hatırlatmak istiyoruz.

Yanlış anlaşılma olmasın, şiddete dair hiçbir şey görmüyoruz sahnede. Şiddet evimize durduğu ile eşit mesafede. Yani kapının ardında, görüş alanımızın dışında... Yani üzerimize sıçramış olmasına imkân yok. O yüzden, çok uzağımızda, Van'daki bir depremde zarar görenlere "oh olsun!" diyebilecek kadar ferah yüreğimiz. Tek bir kare resmini dahi görmediğimiz Şırnak'ta, terörist zannedilip vurulan vatandaşımıza "terörist değilse de kaçakçı" diyebilecek kadar rahat vicdanımız. Sahi, biz ne zaman bu kadar zâlim olduk?

Monday, September 26, 2011

Radyo Devrimleri

Benim radyo günlerim '93 yazında başlar. Bu tarih sadece Türk popunun patlama yaptığı döneme değil, aynı zamanda özel radyolara uygulanan yasağın kalktığı tarihe tekabül ediyor. Hani milletçe arabalarımızın antenlerine siyah kurdele bağlayarak ve "radyomu istiyorum" diyerek protesto ettiğimiz zamanların hemen sonrasından bahsediyorum. Ve bütün bunları hatırlayabildiğim için kendimi çok yaşlı hissediyorum. İşte hafızanın bir başka arızası: eski anıları yenilerin aksine tüm detaylarıyla saklayabilmek.

O dönemler hem televizyonda dönecek yeterince klip olmadığı için hem de radyolar bir ergen kızın rüyalarını süsleyecek tok sesli DJ'lerle dolu olduğu için, radyo hâlâ televizyona üstün gelen bir eğlence aracıydı. Her birimizin hastası olduğu, programını asla kaçırmadığı, hatta tüm yayınını kaydettiği bir DJ vardı. Malûm canlı yayına katılabilmek umuduyla tüm program telefon başında geçirildiği için kaçırılan bölümler kasetten takip edilirdi. Hepimiz radyolarının daha iyi çekmesini sağlayacak mühendislik bilgisi ve acil durum anında yapılacak istek şarkı repertuarıyla donanmıştık.

Radyo sevdam azıcık körelmeye başladığı zamanlarda duymuştum onların adını ilk kez. Muhtemelen çılgın kaset arşivime güvenmiş, DJ'lerin gereksiz muhabbetlerini kesip daha çok müzik dinlemeyi tercih etmiştim. O yüzden lisede sınıftaki erkeklerin "çook yalnızım!" geyikleriyle eğlenip Kent Fm'de Kaybedenler Kulübü'nü dinleme önerisini kulak ardı etmiştim. Kim derdi ki, bundan 12 yıl sonra adamların filmini izleyip o dönemin bir parçası olamadığım için böylesi bir pişmanlık duyacağım...


Aslında filmi izleyeli epey oluyor. O yüzden pek çok şeyi hatırlayamayabilirim. Ama en net hatırladığım şey, adamların o dönemde böylesi bir program yapabiliyor olmalarına hayranlık duymamdı. İçerikten, sohbetten söz etmiyorum. Elimizin altında internet, sosyal medya ve her türlü teknolojinin olduğu bu dönemde hiçbirimizin sahip olamadığı böylesi bir konuşma özgürlüğüne gıpta ediyorum. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk bugün bu programı tekrar yapmak istese bu de mümkün olamazdı. İşte sırf bunun için bile olsa bu hikâye beni kendine hayran bıraktı.

Orijinal kayıtların çok azını henüz dinlemiş biri olarak, o zaman dinleyicilerin ilgisini çeken esas şeyin Kaan ve Mete'nin sohbetlerinin içeriğinden çok samimiyetine dayandığını inanıyorum. İkilinin kimse dinlemiyormuşçasına, adeta evlerinde dönen muhabbetleri, dinleyicide duymaması gereken bir şeylere tanıklık etmenin hazzını yaşatmış olabilir. Yoksa dakikalarca susan, konuştuklarında da ne dedikleri anlaşılmayan bir ikilinin yayını, hem de gecenin bir yarısında, nasıl böyle ilk sıralara yükselebilir ki? Ne yazık ki elimizde bu durumu yasak olanın cazibesinden fazla bir şeyle açıklayacak veri yok.

Kaybedenler Kulübü'nü daha gösterime girdiği ilk hafta keyifle izlemiş olmama rağmen, bu yazıyı şimdi yazıyor olmamın sebebine gelecek olursak; sizlere memleketimiz vizyonlarında çok daha az sansasyon yaratan, benim de henüz keşfettiğim bir filmden bahsetmem gerekir. 2009 yapımı The Boat That Rocked ya da bir diğer adıyla Pirate Radio, 1966 İngiltere'sinde haftada sadece iki saatlik rock'n roll müzik yayını yapan BBC'ye inat, açık denizden 24 saat rock'n roll yayını yapan Radio Rock gemisinde geçiyor.


O dönemde İngiliz yasalarındaki boşluklardan doğan korsan radyo yayını çok popülermiş. Korsandan kasıt, sadece izinsiz yayın değil; açık denizlerde demirlemiş gemilerden ya da limanlardan yapılan offshore tabir edilen yayınlar da söz konusuymuş. Filme konu olan Radio Rock, her ne kadar hayal ürünü olsa da, hikâyesinin dönemin popüler radyosu Radio Caroline'a dayandığı söyleniyor.

Radio Rock'ta yayın yapan DJ'ler de yine dönemin popüler DJ'lerinin birer sentezi olmuşlar. Hepsi birbirinden acayip erkek DJ'ler ve bir lezbiyen aşçı, radyonun tayfasını oluşturuyor. Film ise bu tuhaf tayfanın birbirleriyle, müzikle, alkol ve uyuşturucuyla, zaman zaman gemiyi ziyaret eden hatunlarla ve pek tabii ki kendilerini ortadan kaldırmaya çalışan hükümetle ilişkileri üzerine bir görsel şölen.

O dönem Radio Rock gibi bir çok radyo tayfası insanlara dinlemek istedikleri müziği ulaştırabilmek için kelimenin tam anlamıyla hayatlarını tehlikeye atmışlar. Hatta filme ilhâm veren Radio Caroline'ın gemisi Mi Amigo 1979'da batarken televizyonlar bunu Britanya radyoculuğunda bir çağın kapanışı olarak duyurmuş. Böylece illegal yayın yapan bir radyo istasyonu müzik tarihine yön vermiş.

Filmde Philip Seymour Hoffman'ın canlandırdığı DJ, The Count şöyle diyor bu dönem için: "You know, a few months ago, I made a terrible mistake. I realized something, and instead of crushing the thought the moment it came I... I let it hang on, and now I know it to be true. And I'm afraid it's stuck in my head forever. These are the best days of our lives. It's a terrible thing to know, but I know it." Kaybedenler de öykünüyor tabii, "bu da bizim '68imizdir belki" diyerek. '68 gerçekten böyle bir şey mi? Yoksa '90larda '68e en yakın olabilecek şey bu mu?

Kaybedenler Kulübü ve The Boat That Rocked'ı film olarak kıyaslamak değil niyetim. İkisi de kendi dönemlerinin el verdiğince keyifli birer seyirlik arz ediyor. Zaten İngiliz yapım başrole müziği koyarak ve bizim kulübün aksine tamamen hayal ürünü bir hikâye yaratarak haksız rekabetin dibine vuruyor. Ama gönül istiyor ki, bizim radyoculukta devrim niteliğindeki hikâyemiz -gâvurunkinden 30 sene sonra cereyan ettiği yetmiyormuş gibi- iki adamın radyoda amaçsızca ağzına geleni söyleyebilmesinden ibaret olmasaydı.

Belki de gerçek Kaybedenler Kulübü böyle değildir. Dedim ya, zamanında bir kez olsun dinlemişliğim yok. Ama bu film sayesinde gelecek nesiller bu adamları sola yakın duran ve lâkin seksten başka hiçbir şeyden söz etmeyen adamlar olarak tanıyacaklar. İşte iki radyo devriminin farkı... '90'larda devrim ancak bu kadar olsa gerek!

Sunday, September 04, 2011

Nowism killed Kodachrome

Günümüzün hastalığı her şeye şu anda sahip olma isteği. O kadar ki, söz konusu şimdiki zaman kavramı dakikalardan saniyelere inmiş durumda. Aradığımız kişi her an elimizin altında erişilebilir olmalı. İhtiyacımız olan bilgiye saniyesinde ulaşmalıyız. Kargomuz öğleden sonrayı bekleyemez. Pizzamız yarım saatten fazla gecikemez.

Teknolojinin bu hızından nasiplenmediğimi söylemiyorum. Benim meramım her şeyin bu kadar elimizin altında olmasının kıymetini ne kadar biliyor olmamızla ilgili. Örneğin, cevabını öğrenemezsek meraktan çatlayacağımızı düşündüğümüz bir soruyu araştırıp sonra bookmark'lara ekleyip bırakmamızdan söz ediyorum. Hangimiz yanıtlanması 10 saniyeyi bulmayan kısa mesajları günlerce beklemeye almıyoruz ki?

Sahip olmak için yanıp tutuştuğumuz profesyonel fotoğraf makinasına kavuştuktan sonra fotoğraf çekmeye üşenmemiz şöyle dursun, çektiğimiz fotoğrafları bilgisayara aktarmaya bile tenezzül etmiyoruz. Çünkü bizim hevesimiz makinaya sahip olana, fotoğrafı çekene kadardı. Dahasına ya sabrımız ya da zamanımız yok. Bizim maymun iştahlılığımız kendimize diyor olabiliriz ama aslında yaptıkları işe saygı duyan, emek veren insanları da zevklerinden mahrum bırakıyoruz.

Steve McCurry'nin "Son Kodachrome Filmi" (The Last Roll of Kodachrome) sergisi bu gerçeği kafama bir kez daha kazımış oldu. Söz konusu Steve McCurry meşhur Afgan Kızı'nı ölümsüzleştiren fotoğrafçı. Ve söz konusu son Kodachrome filmi Kodak'ın 74 yıl boyunca ürettiği 35mm filminin son rulosu. Renk yoğunluğu ve dayanıklılığı ile özellikle basın fotoğrafçılığına damgasını vuran Kodachrome dijital dünyaya yenik düşüyor. Ve filmin üretiminin durdurulacağı kesinleştiğinde Magnum fotoğrafçısı McCurry gerek eşsiz renk kullanımı gerekse ikonik portre çalışmalarıyla son rulonun sahibi olmayı hak ediyor. Steve Amca için renkler kompozisyonun en önemli parçası. Fotoğrafta renkler arasındaki denge ve uyumu bulabilmek için tıpkı bir ressam titizliğinde çalışıyor.

Filmi eline aldığında nerede çekim yapacağı hakkında en ufak bir fikri olmayan McCurry'nin tek bildiği daha önce Kodachrome ile çekim yaptığı unutulmaz mekânları tekrar ziyaret etmek istediğiymiş. Bu doğrultuda aklına ilk gelen yer, McCurry'nin özellikle ilgilendiği göçebe bir kabilenin bulunduğu Hindistan olmuş. Ünlü fotoğrafçı Rabari kabilesinin zamanla geleneksel göçebe yaşam tarzından uzaklaşarak modern hayata yenik düşmesini Kodachrome'un yok olmasıyla özdeşleştirmiş ve son rulo için uygun bir tema olarak görmüş. Bu yüzden 36 pozluk filmin çoğu Hindistan'da Rabari kabilesi eşliğinde geçiyor.

Aslında McCurry'nin isteği, filme Kodachrome için bir şarkı bestelemiş olan Paul Simon ile başlamaktır. Fakat Simon'ın poz vermeye çekinmesi üzerine film -bence daha efsane bir isim olan- Robert De Niro ile açılır (Bu fikrimde muhakkak Paul Simon'ın İstanbul Caz Festivali kapsamındaki konserindeki sıkıntılı dakikalarımın da payı vardır). Ünlü aktörün ve Hindistan çekimlerinin ardından McCurry, filmin 25. karesini eski dostu ve "İstanbul'un gözü" olarak adlandırdığı fotoğraf ustası Ara Güler'e ayırır.

Filmin İstanbul'un ardından yeniden New York'ta devam eden yolculuğu, Kodachrome üretiminin durdurulmasıyla, dünyada filmi yıkayacak tek laboratuarın bulunduğu Kansas eyaletinin Parsons kentinde son bulur. Hatta son kare Kodachrome'un hazin sonuna yaraşır şekilde Parsons'ta bulunan bir mezarlıkta çekilir.

McCurry bir dönemin kapanışına sadece 5 pozluk kayıpla tanıklık etmemizi sağlamış. Bunda yine dijital teknolojinin payı yadsınamaz. Her çekimden önce bir dijital SLR makina ışık ve kompozisyonun sağlamasını yapmış. Bu bağlamda McCurry dijitalin pratik avantajlarının nostaljiye olan üstünlüğünü kabul ediyor.

Her yere yanımızda taşıyıp belki hiçbir zaman basılmayacak ve bakılmayacak binlerce fotoğraflar çekmeye devam edebiliriz. Yine de Kodachrome'un verdiği gerçeklikte renkleri bir daha asla yakalayamayacağız.

Son Kodachrome filmi hakkında daha güzel bir yazı okumak isteyenler chiydem'in bloguna, tüm filmi izlemek isteyenler Steve McCurry'nin web sitesi'ne, Kodachrome projesini merak edenlerse şuraya başvurabilir.

Saturday, July 02, 2011

Kutsal Kamberlik Müessesesi

Ne o gücünüze mi gitti? Yoksa kamberliğin kutsiyetini anlayamadınız mı? Aslında bundan önce "giden mi olmak zor, yoksa kalan mı?" sorusuna cevaben duruşunuz daha fazla önem arz ediyor olabilir. Benim cevabım her daim "kalan"dan yana olmuştur. Hep kalan olduğum için de olabilir.

Gelin ata biner ya nasip der, gider. Gittiği yerde daha nice gidenlerle karşılacaktır. Kocasının giden arkadaşlarıyla "double date"ler yapılır. Onların da başka giden arkadaşlarıyla tanışıp kaynaştıkça, zamanla bu kocasız girilmeyen diyarın yerlisi oluverirler.

Burda kambere düşen görev, gelinin arkasından el sallayıp dönmesini beklemektir. Felekten bir gün çalıp kocasını evde bırakıp yanına geliversin, iki saat için de olsa, ordövr tabağından rahibe duvağından bihaber oldukları günlere dönsünler ister. Heyhat, insan bir kere bu jargonun içine girmeye görsün artık o kocasız dönülmeyen yolun yolcusu olmuş demektir.

Her buluşmanız damat beyin gelini örümcek gibi saran kollarıyla şereflendirilir. Damatlığını sanki hiç üzerinden çıkarmamışçasına bir mağrurlukla yanı başınızda oturan koca efendideki tek değişiklik yakasındaki çiçeğin yerini gelin arkadaşınızın almış olmasıdır.

Velev ki, damat efendi sizleri yalnız bırakmayı akıl edecek kadar düşüncelidir, o zaman da kendisinin yerini alan hayaleti dolaşır ortalıkta. Dedim ya, hanım kızımız uyruğu kaptırdı bir kere! Şivesi başka, sohbeti başka... Bir kamberin asla anlayamayacağı dertleri var artık. Kaynanası var, beğenilmeyen yemekleri var, gömlek ütülüyor... Daha ne olsun?

Gelin bir de bakar ki kamberin tüm öğütleri gezmekten, eğlenmekten, har vurup harman savurmaktan geçiyor. Anlar ki, arkadaşının da dünya evine girme vakti gelmiştir. Eve telefon bağlatabilmek için neler yapması gerektiğini, nüfus cüzdanında soyadını değiştmek için hangi belgeleri toplayacağını, güzel bir perdenin metresinin ne kadardan başladığını öğrenmesi gerekmektedir.

Gelin derhal kamberi kocası olmayanların girmediği diyara sokabilmek ister. Böylece kocaları birbirlerini oyalarken gelinler beraber görümcelerini çekiştirebilecek, yatak odası duvarlarının rengini bir ton açabilmek için kocalarını ikna yöntemleri teati edebilecek ve daha önce hayatlarında böyle kavramların hiç olmadığı güzel günlerini hatırlamayacaklardır bile.

İşte o güne kadar kamber kalandır, bekleyendir. Kamberlik işte böyle zorlu bir müessesedir. Kamber olan anlar...

Saturday, December 11, 2010

Face of the Globe

Ne kadar uzun zamandır blogumla ilgilenmediysem artık browser'ım bile adresimi unutmuş. Umarım bloggerlarım da unutmamıştır. Bu vesile ile epeydir sizlerle paylaşmayı ertelediğim bir güzelliği anlatmak istedim.

Aslında Igor Mitorajarım balım peteğim ilen yaptığımız çok eğlenceli ve öğretici Polonya-Çek Cumhuriyeti seyahatimiz sırasında tanımıştık. Ama buna pek de tanımak denemez. Daha ziyade heykelleriyle bilimum fotoğraflar çekinmekten söz ediyorum. Bu geziden yaklaşık 2 sene sonra Mitoraj adı İz Dergisi'nde David Hurn'un bir fotoğrafıyla karşıma çıktı. Ve bu keşfimi sizlerle paylaşmam da yine nerden baksanız 2 senemi aldı (Gerisini sizin matematiğinize bırakıyorum). Evet, teknolojik imkanları değerlendirmek konusunda ben de kendime hayranım.


Neyse efendim, geç olsun güç olmasın. Almanya doğumlu Polonyalı (Leh mi demeli) sanatçı, sadece kendi memleketiyle yetinmemiş Fransa, Meksika, İngiltere ve İtalya için de eserler vermiş. Biz Krakow'da Eros Bendato ve Tsuki No Hikari heykellerine sarılmıştık. Ama ne yazık ki geçen ay İtalya'da Santa Maria degli Angeli bazilikasının kapısındaki detayları kaçırmışım.

Merak ediyorsanız gezmeden önce Krakow, Varşova, Londra, Madrid, Valencia, Roma ve Floransa için araştırmayı ihmâl etmeyin sonra benim gibi üzülürsünüz. Mitoraj'ın mutlaka bir şekilde, özellikle hasarlı olarak tasarlanmış, yarım bırakılmış ama bir o kadar da kusursuz yüzlerine, vücutlarına hayran kalacaksınız. Bir de bana teşekkür mahiyetinde bir Igor Mitoraj kitabı alırsanız çok sevaba girersiniz walla =)

Saturday, October 02, 2010

Reading in 1905

Postcrossing'in en çılgın Hollandalısı Willemijn'in bana yolladığı karta karşılık kendisine teşekkür kartı atmıştım. Zira kendisi kitap okuyan kadınlarla dolu bir kartpostal koleksiyonuna sahip. Sağolsun kendisi de gönderdiğim kartpostal için blogundan bana teşekkür etmiş. Çok özendim, hemen kendime bir kartpostal koleksiyon teması bulmalıyım. Acaba nedir nedir?

Monday, September 20, 2010

Konserim biçim biçim

Hikâyeyi belki duymuşsunuzdur. Dünyaca ünlü keman virtüözü Joshua Bell, The Washington Post'un teklifi üzerine bir deneyin parçası olmayı kabul eder. Bell, bir iş günü saat 7.51'de, yani sabahın en yoğun saatinde ve Washington’un en hareketli metro istasyonlarından L’enfant Plaza'da 43 dakika süren bir konser verecektir. Deneyin amacı beklenmedik bir anda karşımıza çıkan bir yeteneği fark edebilme kapasitemizi ölçmek. Yani sıradan bir mekânda ve öylesine bir anda bir performanstan keyif alabiliyor muyuz?

Sadece iki gün önce Boston'da kişi başı ortalama 100$'a bilet satarak salonu doldurmayı başaran Joshua Bell için bu sorunun cevabı şaşırtıcı olmuş. 43 dakika boyunca Bach ve Schubert eserlerini icra eden Bell, önünden geçen 1070 kişiden sadece 27 kişinin dikkatini çekmeyi başarmış ve toplamda 32$ kazanmış. Bu paranın 20$'ı ise birkaç gün önce kendisini bir konserinde dinlediği için tanıyan bir kadına aitmiş.

Bu deney aslında sadece gündelik hayatın koşuşturmacası içinde fark edemediğimiz veya tadını çıkaramadığımız güzellikleri hatırlatmakla kalmıyor. Aynı zamanda bazen bir ismin veya kariyerin performansın ne kadar ötesine geçebileceğini de gösteriyor. Yani iki gün önce yüzlerce insanın para vererek dinlemeye gittiği aynı adam, isimsiz bir müzisyen olarak aynı eserleri çaldığı zaman kimseye hiçbir şey ifade etmeyebiliyor.

Peki ben bu hikâyeyi neden anlattım? Senaryosu nedeniyle bu hikâye ile benzerlik gösterdiğini düşündüğüm bir filmin duyulmaması nedeniyle gişede de aynı akıbeti paylaşmasını istemediğim için. Benim naçiz okur kitlem bir filmi kurtarmaya ne kadar muktedirdir bilinmez. Deneyip görmek için bu noktada sizleri The Washington Post sayfalarından deneyin detayları ve birkaç videosunun bulunduğu bir makale ile başbaşa bırakarak Le concert'e geçiyorum.

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılış filmi olarak izlediğimiz Le concert, bu hafta Paris'te Son Konser adıyla yurdum sinemalarında gösterime girdi. Bizleri günümüz kapitalist Rusya'sında karşılayan film, komünizm günlerini yâd eden bir grup hayalperestin peşinden Paris'e sürüklüyor.

Bolşoy Orkestrası'nın eski şefi Andreï Filipov, 30 sene önce Yahudi müzisyenlerle çalıştığı için işten atılır. Günümüze gelindiğinde Filipov'a Bolşoy'da ancak temizlikçilik görevi düşmüştür. Ta ki Paris'teki Châtelet Tiyatrosu'nun davetine yeni Bolşoy'un gidişini izlemek yerine, eski takımı toplayarak kendisi icabet etmeye karar verene kadar. Hazırlanmak için sadece iki haftası olan Filipov'un Châtelet'e sunduğu en önemli şart ise konserde -Inglourious Basterds'ın Yahudi düşmanı- keman virtüözü Anne-Marie Jacquet'ın Tchaikovsky'nin keman konçertosunda solo yapmasıdır.


30 yıl önce ellerinden alınan oyuncaklarını geri almaya giden büyümeyen çocuklardan müteşekkil bir ekip, Paris'te hiç provasız Bolşoy'un yerini alacaktır. Tıpkı orijinal hâlindeki gibi Yahudi müzisyenlerin yanı sıra Roman çalgıcıları da Bolşoy düşünün bünyesine katan Filipov, müziğin isimlerin, kimliklerin ötesinde bir yerde durduğunu çok iyi bilir. Hepsi ayrı telden çalan bunca adam, Châtelet Tiyatrosu'nda adetâ tek bir enstrüman olacaktır.

Spoiler vermiş sayılmam çünkü aslında bütün film bu mükemmel uyumu arayışın öyküsü. Güya film ama izlediğiniz her konserden daha gerçek bir konser. Çünkü müzisyenlerin arasında uçuşan anıları görebiliyorsunuz. Çünkü bizler aslında gördüklerimizden, duyduklarımızdan çok düşlediklerimize inananlarız. Yüzlerden, resimlerden, isimlerden çok hikâyelerin aklımızda kalması da bundandır.

Friday, September 10, 2010

Transit Hayatlar

Her ne kadar sizlere az sonra bahsedeceğim seçkinin sadece beni heyecanlandırıyor olmasından korksam da, bir tek kendim için de olsa buraya bir not düşmek istedim. Sevgili müzemiz İstanbul Modern, ilk gösterimi son bir yıl içerisinde gerçekleşmiş sekiz Alman filmini, Filmekimi'ne kadar izleyecek yeni hiçbir şeyi olmayan biz sinemaseverlerle buluşturuyor. 23-30 Eylül arasında gerçekleşecek Transit Hayatlar adlı programda yer alan filmleri sizler için -kimi kandırıyorum kendim için- araştırdım.

Açılış filmi Good Bye Lenin! sonrasında The Edukators ile gönüllerimizi fethetmiş ve son olarak Inglourious Basterds'ta bir Nazi eri olarak arz-ı endam etmiş Alman babyface'i Daniel Brühl'ün başrolünü oynadığı Lila, Lila (My Words, My Lies - My Love) adlı komedi olacak. Her ne kadar hatun kişiden bahsetmeyi gereksiz bulsam da, Der Baader Meinhof Komplex ve The Reader'ı izleyenler Hannah Herzsprung'u hatırlayabilir. Ama dediğim gibi Brühl'ün yanında lâfı bile edilmez.

Utangaç beyimiz -ki kendisine bu hâller ne güzel yaraşır- garson kız Marie'yi tavlamak için kendisine elle yazılmış bir kitap kopyası verir. Kitabı çok seven hanım kızımız da kopyayı bir yayınevine yollayarak bestseller'a çevirir. Aslında kitabı kendisi yazmamış olan küçük bey bir yandan şöhretin tadını çıkarırken, diğer yandan da kitabın asıl yazarı psikopat Jacky ile mücadele edecektir. Keyifli bir güldürüden öte bir şey beklemediğim bu filmi, evet, sırf Daniel Brühl'ün kaşına gözüne hürmeten izlemeyi düşünüyorum.

Whisky mit Wodka (Whiskey with Vodka) ise, daha önce 70 yaşında bile sevişebilen insanların filmi Wolke Neun ile, 2008 Cannes Film Festivali'nde Fatih Akın'ın başkanlığını yaptığı jüriden ödülünü ve Alman sinemasının Mike Leigh'ı ünvanını kapmış olan Andreas Dresen'in 2009 yapımı filmi. Lila, Lila'da sözünü ettiğimiz esas yazarı canlandıran Henry Hübchen bu filmin başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Malum Alman sineması da bizimki gibi belli oyuncuların dönüşümlü olarak çevirdiği filmlerden mürekkep (bkz. Moritz Bleibtreu'suz Alman filmi).

Hübchen'ın bohem yaşam tarzı nedeniyle çekimleri devam eden filmdeki rolünü kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan oyuncu Otto'yu canlandırdığı Whisky mit Wodka, film içinde film severlerin iştahını kabartacak bir yapıma benziyor. Otto'nun filmi sürdürebilirliğinden endişe eden yapımcılar çareyi daha genç bir yedek oyuncu olan Arno ile sahneleri ikinci kez çekmekte bulurlar. Bu noktadan itibaren de Otto'nun rakibi ve hayatı ile olan mücadelesini izlemeye başlarız. Filmin dişi yüzü Corinna Harfouch'u da Der Untergang'daki Magda Goebbels rolü ile hatırlamakta fayda var.

Maximilian Erlenwein'ın hem yazıp hem yönettiği ilk uzun metrajlı filmi Schwerkraft (Gravity), kredisini iptal ettiği müşterisinin intiharı üzerine kafayı sıyırıp karanlık tarafa geçen bir banka memurunu ele alıyor. Yalın anlatımına rağmen derin bir karakter analizi ve başarılı bir dram örneği olarak addedilen film, sadece yeni bir yönetmen değil, güzel bir soundtrack keşfetmek isteyenler için de gayet doyurucu bir film gibi görünüyor.

İki yönetmenli bir film olan Zarte Parasiten (Tender Parasiten) birkaç festivalde gösterilmiş olsa da, Alman seyircisi ile vizyonda henüz bu hafta buluşmuş. Farklı bir yaşam tarzını deneyimlemek isteyen Jakob ve Manu ormanda bir kamp hayatı yaşamaktadırlar. Çiftimizin geçim kaynakları ise hayat tarzlarından çok daha ilgi çekicidir. İhtiyaçları olan insanlara evlât, torun, arkadaş olarak, bir nevi “duygusal fahişelik” yapmaktadırlar. Fakat çiftimizin bu deneysel yaşam tarzları, Jakob'u ölen oğluna çok benzeten Martin'in delikanlıyı ailesine ve ormandan çok daha güvenli olan evine alma çabalarıyla tehlikeye girecektir. Konusu zaten yeterince ilgi çekici olan filmle ilgili yorumlar, filmin ismi gibi hem gerçekçi hem de şiirsel bir seyirlik vaad ettiği yönünde.

Gelelim seçkinin en ses getiren filmi Im Schatten'a (In the Shadows). Türk asıllı yönetmen Thomas Arslan'ın filmi 2010 Berlin Film Festivali'nde de en çok konuşulan filmlerden biri olmuş. Hapisten yeni çıkan Trojan adında profesyonel bir soyguncunun, suç dünyasında yeniden tutunma çabalarını anlatan bir kara film Im Schatten. Görsel gücü ve ritminin yanısıra oldukça başarılı bir suç filmi olduğu söylenen filmle ilgili yönetmenle yapılan bir röportajı da festival dökümanında bulabilirsiniz.


Yine 2010 Berlin Film Festivali'nden, bu sefer kadın eli değmiş bir film olan Orly var karşımızda. Çoğunluğu Fransızca çekilmiş, Paris Orly Havalimanı'nda geçen film, bekleme salonundaki yolcuların düşüncelerine ve hikâyelerine odaklanıyor. Yönetmen Angela Schanelec her ne kadar terminal insanları ve yabancı hayatları ele alış şekliyle övgü topluyor olsa da, bolca sorular sordurup cevap vermekteki eli sıkılığı nedeniyle hayli sıkıcı bir filme imza atmış gibi duruyor. En azından benim gibi sinemada gizemi her yönetmenin elinden yiyemeyenler için riskli bir deneyim olabilir. Daha fazla detayı ve Schanelec'in karizmatik gözlüklerini yine festival broşüründe bulabilirsiniz. Bir de seçkinin ismi olan “Transit Hayatlar”da sanki bu filmden esinlenilmiş gibi bir izlenime kapıldım ama ne kadar doğrudur bilinmez.


Agostino Imondi'nin yazıp Dietmar Ratsch ile birlikte yönettiği Neukölln Unlimited bir gurbetçi hikâyesi. Lübnan asıllı üç kardeş Akkouchlar, hip-hop müziğine ve sokak dansına olan yetenekleri sayesinde Berlin'de nam salmışlardır. Ancak aileleri Almanya'dan sınır dışı edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Gençler müzik ve dansa olan bu yeteneklerini aileleri için gereken finansmanı sağlamak için kullanmaya karar verirler. Filmin konusunu yazmaktan bile tiksindiğim için seyredilebilirliği ile ilgili yorumu size bırakıyor ve son filme geçiyorum.

Senaryosunu ve yönetmenliğini Tatjana Turanskyj'nin üstlendiği bir çıkış filmi olan Eine flexible Frau (The Drifter), son derece erotik isminin aksine, feminist ve sosyal yönü ağır basan bir dram. Modern kadının iş dünyasındaki mücadelesini 40 yaşında işszi bir mimar olan Greta'nın üzerinden anlatan film, bolca toplumsal mesaj kaygılı sayıklama ile dolu bir filme benziyor. Yine Berlin Film Festivali broşürüne göre Turanskyj'nin esin kaynağı, Richard Sennett’in Türkçe'ye de çevrilen kitabı Karakter Aşınması (The Corrosion of Character The Personal Consequences of Work in the New Capitalism) imiş.

Yorumlarımdan da anlaşılacağı üzere Lila Lila, Whisky mit Wodka, Schwerkraft, Im Schatten ve belki Zarte Parasiten programın ilgimi çeken filmleri. İzlemeyi düşünenlerle İstanbul Modern'de hatta belki de öncesinde Hüseyin Çağlayan sergisinde buluşmak dileğiyle...

Wednesday, September 08, 2010

Baykuşun Gör Dediği

Siz de annesinin “Kazık kadar oldun hâlâ çizgi film izliyorsun” dediği animasyon severlerden misiniz? Öyleyse bu haberi çoktandır biliyorsunuzdur. O zaman bilenler olarak bilmeyenleri de haberdar edelim. Nerdeyse Mart'tan beri hâyâliyle yatıp kalktığım Legend of the Guardians: The Owls of Ga'Hoole sonunda 24 Eylül'de Amerika'da gösterime giriyor. Bizim buralara uğraması da çok uzak değildir umarım.


İlk duyduğumda, bu kadar ikonik bir figür olan bilgelik timsâli baykuşları hikâyeleştirmeyi, nasıl olup da bunca zaman kimsenin akıl edemediğini düşünmüştüm. Fantastik edebiyata mesafeli duruşumdan olacak ki, Kathryn Lasky'nin Guardians of Ga'Hoole adıyla 15 kitaplık bir serisi ve üstüne yine aynı baykuşlar âleminde geçen türlü türlü hikâye kitapları olduğunu bilememişim. Film 2005-2008 arasında tamamlanan serinin ilk üç kitabı olan The Capture, The Journey ve The Rescue'ya dayanıyormuş. Hikâye ise baykuşoğlunu kurtaran Guardians of Ga’ Hoole çetesinin efsanelerini babasından dinleyerek büyüyen ve bir gün Baykuş Krallığının kahramanları arasına katılmanın hâyâli ile yanıp tutuşan genç baykuş Soren'i konu alıyor.


Legend of the Guardians Zack Snyder'ın ilk animasyon filmi olsa da, yönetmen filmografisindeki Dawn of the Dead, 300 ve Watchmen gibi aksiyon filmleri ile bu türe pek de uzak gibi durmuyor. Seslendirmeden söz edecek olursak, orda da heyecanımı ikiye katlayan isimler mevcut. Geoffrey Rush, Helen Mirren, Hugo Weaving sanırım yeterli olur. Henüz herhangi bir devam filminden söz edilmiyor ama 3 boyutlu perdelerin ağır çekimde kanatlanan baykuşları çok seveceği kesin. İnanmıyorsanız yakından bakın.

Al da at dercesine

Dünya Basketbol Şampiyonası bizim buralara gelince ben de uzun zamandır ilk defa akşam programlarımı şampiyona takvimimine göre yapar oldum. Elimin hamuruyla basketbol yazısı yazmaya oturdum diyeceğim. Ama elimin hamura değme sıklığının herhangi bir spor müsabakasını takip etme sıklığımdan çok da farkı yok. Hatta artistik patinajı da hesaba katarsak ev hanımlığıma nazaran çok daha sporsever bir insan olduğum düşünülebilir.

Gördüğünüz üzere alışmamış bünye bu kadar spor muhabbetini kaldırmadı. Hele ki spikerlerin kullandığı bazı kalıplar gün içinde bile kulaklarımda yankılanır oldu. Bilmemkimin fundamentali iyi, top çemberi yaladı geçti, bilmemkim pota altını kararttı, bilmemkim takımına nefes aldırdı, adam adama mücadeleden alan savunmasına geçtiler... 

Özellikle bu sonuncusuna fena takılmış olmalıyım ki, her duyduğumda aklıma “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” sözü geliyor. Yani neymiş? Atamız bize savunmada adam adama mücadelenin yeterli olmadığı konusunda bile yol göstermiş. Düşündüm ki, Atatürk'ün şuna buna atfedilen onca sözü gibi belki bu da benim basketbol dünyasına taktiksel bir armağanım olur. Yetmedi mi? O zaman alın size bir tane daha: “Türk basketbolcusu en asil duygunun insanıdır.”

Not: Mâlum spor dünyasında yeniyim. Dolayısıyla bu benzetme daha önce yapıldıysa ilk defa duymuş gibi yapın. Hevesini kırmayın yavrucağın.